AnasayfaÇalışma alanlarıÜyeliklerimYayınlar ve etkinliklerÇeviribilimsel kaynaklarYaşam ÖykülerimÖykülerimÇevirilerYazılarım

Çeviriler:

Şiir çevirilerim

Dostlarımın şiir çevirileri

Öykü çevirileri

Genel:

Anasayfa

Duyurular

Fotoğraf köşesi

İletişim

Popüler bilim köşesi

Popüler linkler

Seminer köşesi

Site Haritası

Sosyal ağ

Şiir Köşesi

Öğrencilerden gelenler

Ziyaretçi defteri

Wofgang Borchert (1921-1947)

Unutulmaz tiyatro eseri: Drauβen vor der Tür

Savaştan dönen bir askerin hazin öyküsünü anlatan bu eser, şair, yazar ve çevirmen Behçet Necatigil (1916-1979) tarafından "Kapıların Dışında" başlığıyla çevrilmişti. (Çeviriler ilk kez Sözcükler dergisinde yayımlanmıştır: Sayı 17, Ocak, Şubat 2009, Yazı İşleri Sorumlusu : Turgay Fişekçi)

LESEBUCHGESCHICHTEN

Alle Leute haben eine Nähmaschine,ein
Radio, einen Eisschrank und ein Telefon.
Was machen wir nun?
Fragte der Fabrikbesitzer.
Bomben, sagte der Erfinder.
Krieg, sagte der General
Wenn es denn gar nicht anders geht,
sagte der Fabrikbesitzer.

Der Mann mit dem weißen Kittel
schrieb Zahlen auf das Papier.
Er machte ganz kleine zarte Buchstaben
dazu.
Dann zog er den weißen Kittel aus und
pflegte eine Stunde lang die Blumen
auf der Fensterbank.
Als er sah, dass eine Blume eingegangen
war, wurde er sehr traurig und weinte.
Und auf dem Papier standen die Zahlen.
Danach konnte man mit einem halben
Gramm in zwei Stunden tausend
Menschen tot machen.
Die Sonne schien auf die Blumen.
Und auf das Papier.

Zwei Männer sprachen miteinander.
Kostenanschlag?
Mit Kacheln?
Mit grünen Kacheln natürlich.
Vierzigtausend.
Vierzigtausend? Gut.
Ja mein Lieber, hätte ich nicht rechtzeitig
von Schokolade auf Schießpulver um-
gestellt, dann könnte ich Ihnen die
Vierzigtausend nicht geben.
Und ich Ihnen keinen Duschraum.
Mit grünen Kacheln.

Mit grünen Kacheln.
Die beiden Männer gingen auseinander.
Es waren ein Fabrikbesitzer und ein
Bauunternehmer.
Es war Krieg.

Kegelbahn. Zwei Männer sprachen mit-
einander. Nanu, Studienrat, dunklen Anzug
an. Trauerfall? Keineswegs, keineswegs.
Feier gehabt. Jungens gehen an die Front.
Kleine Rede gehalten. Sparta erinnert.
Clausewitz zitiert. Paar Begriffe mitgegeben:
Ehre Vaterland. Hölderlin lesen lassen.
Langemarck gedacht.
Ergreifende Feier. Ganz ergreifend.
Mein Gott, Studienrat, hören Sie auf.
Das ist ja grässlich.
Der Studienrat starrte die anderen entsetzt
an. Er hatte beim Erzählen lauter kleine
Kreuze auf das Papier gemacht.
Lauter kleine Kreuze. Er stand auf und
lachte. Nahm eine Kugel und ließ sie
über die Bahn rollen. Es donnerte leise.
Dann stürzten hinten die Kegel.
Sie sahen aus wie kleine Männer.

Zwei Männer sprachen miteinander.
Na, wie ist es?
Ziemlich schief.
Wie viel haben Sie noch?
Wenn es gut geht: viertausen.
Wie viel können Sie mir geben?
Höchstens achthundert.
Die gehen drauf.
Also tausend
Danke.
Die beiden Männer gingen auseinander.
Sie sprachen von Menschen.
Es waren Generäle.
Es war Krieg.

Zwei Männer sprachen miteinander.
Freiwilliger?
`türlich.

Wie alt?
Achtzehn. Und du? Ich auch.
Die beiden Männer gingen auseinander.
Es waren zwei Soldaten.
Da fiel der eine um. Er war tot.
Es war Krieg.

Als der Krieg aus war, kam der Soldat
nach Haus. Aber er hatte kein Brot
Da sah er einen, der hatte Brot.
Den schlug er tot.
Du darfst doch keinen totschlagen, sagte
der Richter.
Warum nicht, fragte der Soldat

Als die Friedenskonferenz zu Ende war,
gingen die Minister durch die Stadt.
Da kamen sie an einer Schießbude vorbei.
Mal schießen, der Herr?
Riefen die Mädchen mit den roten Lippen.
Da nahmen die Minister alle ein Gewehr
und schossen auf kleine Männer aus Pappe.
Mitten im Schießen kam eine alte Frau
und nahm ihnen die Gewehre weg.
Als einer der Minister es wiederhaben
wollte, gab sie ihm eine Ohrfeige.
Es war eine Mutter.

Es waren mal zwei Menschen.
Als sie zwei Jahre alt waren, da schlugen sie
sich mit den Händen.
Als sie zwölf waren, schlugen sie sich mit
Stöcken und warfen mit Steinen.
Als sie zweiundzwanzig
Als sie zweiundvierzig waren, bewarfen sie
sich mit Bomben.
Als sie zweiundsechzig waren, nahmen sie
Bakterien.
Als sie zweiundachtzig waren, da starben
sie. Sie wurden nebeneinander begraben.
Als sich nach hundert Jahren ein Regen-
wurm durch ihre beiden Gräber fraß,
merkte er gar nicht, dass hier zwei ver-
schiedene Menschen begraben waren.
Es war dieselbe Erde. Alles dieselbe Erde.

Als im Jahre 5000 ein Maulwurf aus der
Erde rausguckte, da stellte er beruhigt
fest:
Die Bäume sind immer noch Bäume.
Die Krähen krächzen noch.
Und die Hunde heben immer noch ihr Bein.
Die Stinte und die Sterne,
das Moos und das Meer
und die Mücken:
Sie sind alle dieselben geblieben.
Und manchmal -
manchmal trifft man einen Menschen.
OKUMA KİTABI ÖYKÜLERİ

Herkesin bir dikiş makinesi, bir radyosu, bir buz dolabı, bir de telefonu var.
Pekiyi, diye sordu fabrikatör, şimdi ne yapacağız?
Bomba, dedi mucit.
Savaş, dedi general.
Ne yapalım, başka türlü olmuyorsa, yaparız, dedi fabrikatör.

Beyaz önlüklü adam sayılar yazıyordu kağıda. Zarif, minik harfler çiziyordu yanlarına.
Sonra beyaz önlüğünü çıkardı ve bir saat pencerenin önünde saksıdaki çiçeklerin kuruyan yapraklarını temizledi, suladı onları. Çiçeklerden birinin ölmüş olduğunu gördüğünde çok üzüldü, ağladı.
Ve kağıtta sayılar yazıyordu. Yarım gramıyla iki saatte bin insanı öldürmek mümkündü.
Güneş çiçeklerin,
Ve kağıdın üstüne yansıyordu.
İki adam konuşuyordu.
Ne kadar tutar?
Fayans da istiyor musunuz?
Tabii ki, yeşil fayans olacak.
Kırkbin.
Kırkbin? Tamam. Biliyor musunuz, zamanında çikolatadan barut üretimine geçmeseydim, size kırkbini veremezdim.
Ben de size duş da alabileceğiniz bir banyo yapamazdım.
Yeşil fayanslı.
Yeşil fayanslı.
İki adam ayrıldı.
Biri fabrikatördü, ötekisi müteahhit.
Savaş sürüyordu
Bovling salonu. İki adam konuşuyordu birbiriyle.
Ne oldu, hocam, bu siyah takım elbise de neyin nesi, cenazeden mi geliyorsunuz?
Yok canım, kutlamadan geliyorum. Delikanlılar cepheye çağrıldı. Konuşma yaptım, Sparta’yı hatırlattım. Clausewitz’ten alıntılar verdim. Onlara birkaç önemli kavramı hatırlattım: onur, vatan gibi. Hölderlin okuttum. Langemarck’ı andık. Çok duygulandım, herkes çok duygulandı.
Aman Tanrım, hocam, ne yapıyorsunuz! Ne bunlar böyle, korkunç...
Başöğretmen ötekilerine baktı, şaşkın, tedirgin. Anlatırken önündeki kağıda bir sürü küçük haç çizmişti. Ölümün simgesi minik, minik haçlar. Ayağa kalktı, güldü. Bir bovling topu aldı eline, yuvarladı. Top sessiz bir gürültüyle gitti, gitti, lobutlara çarptı. Top lobutları ardında bıraktığında lobutlar teker teker devriliyordu. Tıpkı küçük adamlar gibi.
İki adam konuşuyordu birbiriyle.
Ne var , ne yok ?
Pek de idare etmiyor artık.
Ne kadar daha var elinizde?Herşey yolunda giderse dörtbin.Bana kaçını verebilirsiniz?En fazla sekizyüzünü.
Olmaz, onları hemen yok ederler.
Pekiyi, bin olsun.
Sağolun.
İki adam ayrıldı birbirinden.
Konu insanlardı.
Konuşanlar generaldi.
Savaş sürüp duruyordu

İki adam konuşuyordu birbiriyle.
Gönüllü müsün?
Tabii.
Kaç yaşındasın?
On sekiz, ya sen? Ben de.İki adam ayrıldı birbirinden.
İkisi de askerdi.
Tam o sırada biri pat diye yere düştü, ölmüştü.
Savaş sürüyordu.
Savaş sona erdiğinde, asker eve döndü. Ama yiyecek ekmeği yoktu.
Birisini gördü, onun ekmeği vardı.
Öldürdü onu. Hakim huzuruna çıkarıldı.
Hakim: Öyle, insan öldüremezsin ki! diyordu. Neden ki? diye sordu asker

Barış konferansı bittiğinde iki bakan kenti geziyordu. Bir atış çadırı yanından geçtiler. Dudakları kırmızı rujlu kızlar, beyler gelin, bir atış yapın, şansınızı deneyin, diye seslendi. Bakanlar birer tüfek aldı ve kartondan adamcıklara doğrulttular. Vurdular onları.
Silahları ateş aldığında yaşlı bir kadın geldi, ikisinin de tüfeğini aldı. Bakanlardan biri silahını geri istediğinde, yaşlı kadın onu tokatladı.
Bu bir anneydi.
Bir zamanlar iki insan vardı. İki yaşına geldiklerinde, elleriyle dövüşüyorlardı.
Oniki yaşına geldiklerinde, taşlarla, sopalarla giriştiler kavga etmeye.
Yirmiiki yaşına bastıklarında silah doğrulttular birbirlerine.
Kırkiki yaşında bomba attılar karşılıklı.
Altmışiki yaşına geldiklerinde mikroplar girdi işin içine.
Sekseniki yaşında öldüler. Yanyana gömüldüler.
Yüz yıl sonra bir solucan beslendiğinde bu kabirlerde, hiç fark etmedi, iki ayrı insanın gömülü olduğunu burada.
Toprak bilinen topraktı. Aynı topraktı toprak.
5000 yılında bir köstebek topraktan kafasını çıkarıp baktığında, her şeyin aynı olduğunu gördü, sevindi.
Ağaçlar hâlâ ağaç.
Kargalar hâlâ karga gibi ötüyor.
Ve köpekler de hâlâ ayaklarını kaldırıyor.
Suda balıklar, gökte bulutlar,
Meyvalar, mavnalar
Ve börtü böcek
Hepsi eskisi gibi aynı.
Bazen de,
bazen de, tek tük bir insana rastlanıyor.
çeviren: Sakine Eruz

Wolfgang Borchert

RADİ

Heute nacht war Radi bei mir. Er war blond wie immer und lachte in seinem weichen breiten Gesicht. Auch seine Augen waren wie immer: etwas ängstlich und etwas unsicher. Auch die paar blonden Bartspitzen hatte er.
Alles wie immer.
Du bist doch tot, Radi, sagte ich.
Ja, antwortete er, lach bitte nicht.
Warum soll ich lachen?

Ihr habt immer gelacht über mich, das weiß ich doch. Weil ich meine Füße so komisch setzte und auf dem Schulweg immer von allerlei Mädchen redete, die ich gar nicht kannte. Darüber habt ihr doch immer gelacht. Und weil ich immer etwas ängstlich war, das weiß ich ganz genau.
Bist du schon lange tot? fragte ich.
Nein, gar nicht, sagte er. Aber ich bin im Winter gefallen. Sie konnten mich nicht richtig in die Erde kriegen. War doch alles gefroren. Alles steinhart.

Ach ja, du bist ja in Russland gefallen, nicht?

Ja, gleich im ersten Winter. Du, lach nicht, aber es ist nicht schön, in Russland tot zu sein. Mir ist das alles so fremd. Die Bäume sind so fremd. So traurig, weißt du.

Meistens sind es Erlen. Wo ich liege, stehen lauter traurige Erlen. Und die Steine stöhnen auch manchmal. Weil sie russische Steine sein müssen. Und die Wälder schreien nachts. Weil sie russische Wälder sein müssen. Und der Schnee schreit. Weil er russischer Schnee sein muss. Ja, alles ist fremd. Alles so fremd.
Radi saß auf meiner Bettkante und schwieg.
Vielleicht hasst du alles nur so, weil du da tot sein musst, sagte ich.

Er sah mich an: Meinst du? Ach nein, du, es ist alles so furchtbar fremd. Alles. Er sah auf seine Knie. Alles ist so fremd. Auch man selbst.
Man selbst?
Ja, lach bitte nicht. Das ist es nämlich. Gerade man selbst ist sich so furchtbar fremd. Lach bitte nicht, du, deswegen bin ich heute nacht mal zu dir gekommen. Ich wollte das mal mit dir besprechen.
Mit mir?
Ja, lach bitte nicht, gerade mit dir. Du kennst mich doch genau, nicht?
Ich dachte es immer.
Macht nichts. Du kennst mich ganz genau. Wie ich aussehe, meine ich. Nicht wie ich bin. Ich meine, wie ich aussehe, kennst du mich doch, nicht?

Ja, du bist blond. Du hast ein volles Gesicht.
Nein, sag ruhig, ich habe ein weiches Gesicht. Ich weiß das doch. Also -
Ja, du hast ein weiches Gesicht, das lacht immer und ist breit.
Ja, ja. Und meine Augen?
Deine Augen waren immer etwas - etwas traurig und seltsam -
Du musst nicht lügen. Ich habe sehr ängstliche und unsichere Augen gehabt, weil ich nie wusste, ob ihr mir das alles glauben würdet, was ich von den Mädchen erzählte. Und dann? War ich immer glatt im Gesicht?
Nein, das warst du nicht. Du hattest immer ein paar blonde Bartspitzen am Kinn. Du dachtest, man würde sie nicht sehen. Aber wir haben sie immer gesehen.
Und gelacht.
Und gelacht.
Radi saß auf meiner Bettkante und rieb seine Handflächen an seinem Knie. Ja, flüsterte er, so war ich. Ganz genauso.
Und dann sah er mich plötzlich mit seinen ängstlichen Augen an. Tust du mir einen Gefallen, ja? Aber lach bitte nicht, bitte.

Komm mit.
Nach Russland?
Ja, es geht ganz schnell. Nur für einen Augenblick. Weil du mich noch so gut kennst, bitte.
Er griff nach meiner Hand. Er fühlte sich an wie Schnee. Ganz kühl. Ganz lose. Ganz leicht.

Wir standen zwischen ein paar Erlen. Da lag etwas Helles. Komm, sagte Radi, da liege ich. Ich sah ein menschliches Skelett, wie ich es von der Schule her kannte. Ein Stück braungrünes Metall lag daneben. Das ist mein Stahlhelm, sagte Radi, er ist ganz verrostet und voll Moos.

Und dann zeigte er auf das Skelett. Lach bitte nicht, sagte er, aber das bin ich. Kannst du das verstehen? Du kennst mich doch. Sag doch selbst, kann ich das hier sein? Was meinst du? Findest du das nicht furchtbar fremd? Es ist doch nichts Bekanntes an mir. Man kennt mich doch gar nicht mehr. Aber ich bin es. Ich muss es ja sein. Aber ich kann es nicht verstehen. Es ist so furchtbar fremd.

Mit all dem, was ich früher war, hat das nichts mehr zu tun. Nein, lach bitte nicht, aber mir ist das alles so furchtbar fremd, so unverständlich, so weit ab.

Er setzte sich auf den dunklen Boden und sah traurig vor sich hin.
Mit früher hat das nichts mehr zu tun, sagte er, nichts, gar nichts.
Dann hob er mit den Fingerspitzen etwas von der dunklen Erde hoch und roch daran. Fremd, flüsterte er, ganz fremd. Er hielt mir die Erde hin. Sie war wie Schnee. Wie seine Hand war sie, mit der er vorhin nach mir gefasst hatte: Ganz kühl. Ganz lose. Ganz leicht.
Riech, sagte er.
Ich atmete tief ein.
Na?
Erde, sagte ich.
Und?
Etwas sauer. Etwas bitter. Richtige Erde.
Aber doch fremd? Ganz fremd? Und doch so widerlich, nicht?
Ich atmete tief an der Erde. Sie roch kühl, lose und leicht. Etwas sauer. Etwas bitter.
Sie riecht gut, sagte ich. Wie Erde.
Nicht widerlich? Nicht fremd?
Radi sah mich mit ängstlichen Augen an. Sie riecht doch so widerlich, du.
Ich roch.
Nein, so riecht alle Erde.
Meinst du?
Bestimmt.

Und du findest sie nicht widerlich?
Nein, sie riecht ausgesprochen gut, Radi. Riech doch mal genau.
Er nahm ein wenig zwischen die Fingerspitzen und roch.
Alle Erde riecht so? fragte er.
Ja, alle.

Er atmete tief. Er steckte seine Nase ganz in die Hand mit der Erde hinein und atmete. Dann sah er mich an. Du hast recht, sagte er. Es riecht vielleicht doch ganz gut. Aber doch fremd, wenn ich denke, dass ich das bin, aber doch furchtbar fremd, du.

Radi saß und roch und er vergaß mich und er roch und roch und roch. Und er sagte das Wort fremd immer weniger. Immer leiser sagte er es. Er roch und roch und roch.

Da ging ich auf Zehenspitzen nach Hause zurück. Es war morgens um halb sechs. In den Vorgärten sah überall Erde durch den Schnee. Und ich trat mit den nackten Füßen auf die dunkle Erde im Schnee Sie war kühl. Und lose. Und leicht. Und sie roch.
Ich stand auf und atmete tief. Ja, sie roch. Sie riecht gut, Radi, flüsterte ich. Sie riecht wirklich gut. Sie riecht wie richtige Erde. Du kannst ganz ruhig sein.
RADİ

Bu gece Radi geldi yanıma. Sarışındı her zamanki gibi. Yumuşak hatlı geniş yüzü gülüyordu. Gözleri de her zamanki gibiydi: biraz korkak, biraz tedirgin. Çenesinde yine birkaç tel sarı sarı kıl vardı.

Herşey eskisi gibiydi.
Sen ölüsün, değil mi, Radi, dedim.
Evet, dedi, ne olur gülme!
Neden güleyim ki ?

Siz hep gülerdiniz bana, biliyorum. Ayaklarımı acayip bastığım için. Bir de okuldan gelirken aslında hiç tanımadığım kızlardan bahsederdim. İşte ondan hep benimle alay ederdiniz. Bir de hep ürkek olduğum için, çok iyi hatırlıyorum.

Epeydir mi ölüsün? diye sordum.

Hayır, hayır, dedi. Ama biliyor musun, ben kışın vuruldum. Beni doğru dürüst toprağın içine gömemediler. Toprak tekmil dondu. Taş gibi don.

Evet, sahi, dedim, sen Rusya’da vurulmuştun, değil mi?

Evet, ilk kış bastırdığında. Hişt, gülme, biliyor musun, Rusya’da ölü olmak hiç de iyi bir şey değil. Her şey bana o denli yabancı ve uzak ki. Ağaçlar yabancı. Biliyor musun, her şey çok hüzünlü. Çoğunlukla kızılağaç var.
Benim yattığım yer hüzünlü kızılağaçlarla dolu. Taşlar da bazen iç çekiyor. Çünkü taşlar da Rus taşı olmak zorunda kaldıkları için. Ve ormanlar geceleri çığlık atıyor. Rus ormanı olmak zorunda kaldıkları için. Ve kar çığlıklar atıyor, Rus karı olmak zorunda kaldığı için. Biliyor musun, her şey o denli yabancı ki. Çok yabancı.
Radi yatağımın kenarında oturuyor ve susuyordu.
Belki, dedim, belki de orada ölü olmak zorunda kaldığın için, her şeyden bu denli nefret ediyorsun.
Başını kaldırdı, bana baktı: Öyle mi acaba? Yok, yok. Her şey öylesine korkunç yabancı ki. Her şey. Dizlerine baktı. Her şey öylesine yabancı ki. Ben bile bana yabancıyım.
Kendine de mi?
Evet, gülme, ne olur, işte bundan ötürü. İnsanın kendisi bile kendine o denli yabancı ki. Gülme, emi? İşte bundan geldim bu gece yanına. Seninle bunları konuşmak istedim.

Benimle mi ?
Evet, evet, ama gülme ne olur. Bilhassa seninle bunları konuşmak istedim.Sen beni çok iyi tanırsın, değil mi?
Öyle olmalı diye düşündüm hep.
Olsun. Yine de sen beni iyi tanıyorsundur. Dış görünüşümü kastediyorum. Nasıl olduğumu değil. Yani neye benziyorum, benim neye benzediğimi sen bilirsin, öyle değil mi ?

Evet, sen sarışınsın, dolgun bir yüzün var.
Hayır, söyle, çekinme, benim yumuşak hatlı bir yüzüm var. Ben bunu biliyorum zaten. Evet-
Evet, senin yumuşak hatlı bir yüzün var, hep gülen geniş bir yüz.

Tamam, tamam, ya gözlerim?
Gözlerin hep biraz – evet biraz hüzünlü ve acaipti -
Yalan söylemene gerek yok ki. Benim gözlerimde hep korku ve tedirginlik vardı, çünkü hiç bilemezdim, kızlarla ilgili anlattıklarıma inanır mıydınız, inanmaz mıydınız? Pekiyi sonra. Yüzüm hep pürüzsüz müydü ?
Hayır, değildi. Çenenin ucunda hep bir kaç sarı kıl vardı. Sen sanırdın ki, o kılları hiç kimse görmez, ama biz hep görürdük.

Ve gülerdiniz.
Evet gülerdik.
Radi yatağımın kenarında oturuyor ve avuç içleriyle dizlerini ovuşturuyorru. Evet, diye fısıldadı, ben öyleydim. Tam anlattığın gibiydim.
Sonra ansızın endişe dolu gözleriyle baktı bana. Benim hatırım için bir şey yapar mısın? Yaparsın, değil mi? Ama gülme ne olur, lütfen gülme.

Benimle gel !
Rusya’ya mı ?
Evet, öyle çarçabuk. Bir anlık gel benimle. Çünkü sen beni hâlâ çok iyi tanıyorsun. Lütfen gel.
Elimi tuttu. Kar gibiydi. Soğuk. Belli belirsiz. Hafif.

Birkaç kızılağacın altında duruyorduk. Yerde bir şey parlıyordu. Gel, dedi Radi, işte bak, orada yatıyorum. Bir insan iskeleti gördüm, okuldan biliyordum iskeletlerin nasıl olduğunu. Koyu çürük yeşilimsi bir parça demir duruyordu yanında. Bu benim miğferim, dedi Radi, çürüdü, paslandı, yosun tuttu.

Sonra iskeleti gösterdi. Ne olur gülme, dedi. Ama, bak, o benim. Bunu anlayabiliyor musun? Sen ki, beni tanıyorsun. Söyle bana, buradaki şey ben olabilir miyim? Ne diyorsun? Bak, ne kadar yabancı duruyor, değil mi? Bu benim, ama beni hatırlatan hiçbir şey yok. Hiç kimse beni tanıyamaz artık. Ama yine de o benim. Tabiiki bunun ben olmam gerekiyor. Ama anlamıyorum. O denli yabancı ki.

Benim yaşadıklarımla, ne olduğumla hiç ilgisi yok bu şeyin. Yok, yok... Gülme lütfen, ama elimde değil. Her şey bana o denli korkunç yabancı ki. Anlaşılmaz ve sonsuz uzak.


Radi kara toprağa oturdu, öyle bakıyordu önüne hüzünlü, hüzünlü. Geçmişle hiç ilgisi yok bunların, hiç bir ilgisi yok, deyip duruyordu.
Sonra parmak uçlarıyla biraz toprak aldı, kokladı kara toprağı. Ne kadar yabancı, diye fısıldadı, tümüyle yabancı, hiç tandık değil. Bana uzattı toprağı. Kar gibiydi. Eli gibiydi, biraz önce beni tutan eli gibi aynı: Soğuk. Belli belirsiz. Hafif.


Kokla, dedi.
İçime çektim kokuyu.
Eee?
Toprak, dedim.
Eee?
Biraz ekşi. Biraz acı. İşte tam toprak kokusu.
Ama yabancı, değil mi ? Hiç tanıdık değil, tümüyle yabancı? İğrenç değil mi?
İçime çektim toprak kokusunu. Soğuk. Yumuşak, belli belirsiz ve hafif bir koku. Biraz ekşi. Biraz acı.
Güzel kokuyor, dedim. Toprak gibi kokuyor.
İğrenç kokmuyor mu? Yabancı kokmuyor mu ?
Radi bana baktı, gözlerinde korku vardı. İğrenç kokuyor, baksana!
Yeniden kokladım.
Hayır, dünyanın bütün toprakları böyle kokar.
Sahi mi ?
Tabii.

Sen bu kokuyu iğrenç bulmuyor musun ?
Yoo Radi, çok güzel kokuyor, bak. İçine çekerek koklasana!
Biraz toprak aldı iki parmağının arasına ve kokladı.
Bütün topraklar böyle mi kokar? diye sordu.
Evet, hepsi.

İçine çekti koyuyu. Burnunu, içinde toprak bulunan avucunun içine daldırdı, kokuyu derin derin içine çekti. Sonra bana baktı. Haklısın, dedi. Belki de gerçekten güzel kokuyordur. Ama yine de yabancı. Bunun benim olmam gerektiği aklıma geldiğinde, yine de korkunç yabancı.

Radi orada oturuyordu ve kokluyordu ve beni unutuyordu ve kokluyordu ve kokluyordu ve kokluyordu. Yabancı sözcüğü gittikçe daha az dökülüyordu dudaklarından. Daha sessiz söylüyordu sözcüğü. Kokluyordu, kokluyordu ve yine kokluyordu.

O sırada parmak uçlarımda uzaklaştım, eve döndüm. Sabah saat beş buçuktu. Evlerin bahçelerinde kar vardı, karların arasından toprak çıkmıştı her yerde. Ve ben çıplak ayaklarımla karın içindeki kara toprağa bastım. Soğuktu. Belli belirsizdi. Ve hafifti. Ve kokuyordu.
Ayağa kalktım ve havayı uzun uzun içime çektim. Evet, kokuyordu. Güzel kokuyor, Radi diye fısıldadım. Gerçekten güzel kokuyor. Bildiğimiz toprak nasıl kokuyorsa öyle kokuyor. Yüreğini rahat tut Radi.