AnasayfaÇalışma alanlarıÜyeliklerimYayınlar ve etkinliklerÇeviribilimsel kaynaklarYaşam ÖykülerimÖykülerimÇevirilerYazılarım

Genel:

Anasayfa

Duyurular

Fotoğraf köşesi

İletişim

Popüler bilim köşesi

Popüler linkler

Seminer köşesi

Site Haritası

Sosyal ağ

Şiir Köşesi

Öğrencilerden gelenler

Ziyaretçi defteri


Çayda bir çocuk ağlıyor.

“Hay Allah, gızı gene dereye atmış deli garı”, diyor kasketli adam, dereye iniyor, yarı su, yarı çamur içinde debelenen yüzü gözü bereli ağlayan ufacık kızı çıkarıyor derenin içinden. Ayağındaki lastiklerden biri çamura saplanıyor, ayağıyla sıyırıyor lastiği, bir tekmeyle yola savuruyor, sövüyor, elleriyle tutuyor çocuğu gövdesinden, üstüne sürünsün istemiyor. “Nerde ülen, deli anan?” diye soruyor. Kucağına almak istemiyor kızı, pis, burnu sümüklü, yamalı göyneği altında gözüken cılız kolları mosmor. Gözleri çapaklı. Bir dizi kanıyor. Kan çamurlara bulaşmış. Öteki dizindeki yaralar kabuk bağlamış. Başında kan izi var. Saçları tiftik, tiftik. Sirkeler yapışmış. Adam kızı yolun kenarındaki çamurun içine bırakıveriyor öyle.

Sonra anlatıyor annem. “Saide ablanın annesi, kocası Çanakkale savaşından dönmeyince çok yoksulluk çekmiş, zaten aklı kıtmış, sonra iyice delirmiş, aklı estikçe çocuklarını dereye atarmış, oradan geliyor kamburu. Bütün gün boynuna geçirdiği bir ipe kuru bir ekmek bağlarmış, Saide abla onunla doyururmuş karnını”.

Ben daha çocuğum, yazları köye cicianneannemin yanına bırakırlardı beni, Saide abla gözümün önünde dün gibi, köye inen yoldaki minik çayda bulaşık yıkıyor. Yamalı, kırmızı siyah kareli, rengi uçmuş beline bağladığı beze doldurmuş kalaylı bakır kapları, iki büklüm iki kat çaya tünemiş, konağın yanındaki fırından getirdiği küllerle kapları ovuyor da ovuyor. Oysa “ öyle bastıra bastıra ovma”, diyor hanımı, kalayları hemen çıkıveriyor, kalaycıyı bulması zor - şehre ineceksin - kalaycıya verecek parayı bulması daha da zor. Mal mülk var, para yok.

Saide abla bir kuş misaliydi. Karga gibi belki de. Dişsiz ağzını çevreleyen incecik dudaklarıyla gevrek gevrek konuşan, uzun kemikli burunlu, kocaman kamburlu, küçücük gövdeli, ince bacaklı tüyleri seyrek mini mini bir karga kuşu. Saçları kınalıydı diye anımsıyorum, başına öylesine koyuverdiği yazmasının altından çıkar tek, tük, yüzünün sağına soluna tel tel sarkardı. Sonra onları koluyla şöyle bir arkaya iter, yazmanın da iki ucunu arkasına savururdu, ki bulaşık yuğarken suya değmesin. Bir de tek ayağının üstünde dururdu, öteki ayağını dizinin içine dayar, öyle çay boyunun kenarına tüner, hanımı çağırıncaya kadar gelen gidenle yarenlik ederdi. Çipil çipil gözlerini çömeldiği yerden karşındakinin gözlerine diker, öyle yukarı doğru bakar, kırpıştıra kırpıştıra, konuşur da konuşurdu. Çay tam köyün girişindeydi, köye inen daracık toprak yolu boydan boya keserdi. Çay da, Saide abla da yol vermezdi gelip geçene yarenlik etmeden. Zaman dururdu Saide abla çayda bulaşık yuğarken.

Çay uzakta, yerlere dökülmüş erguvani minik iki ucu sivri Pazar eriği, mor tombik Mürdüm eriği bahçelerinin içinde, hava kabarcıkları pıtır pıtır sığ suyun üstüne çıkan küçük bir pınardan doğardı. Dibi altın renkli bir toprakla kaplı pınar hep dupduruydu; dizlerimin üstüne çökerdim önce, ellerimi pınarın çevresine dayayıp yüzümü suya eğip dudaklarımı suya değdirdiğimde minik halkalar oluşur ve buz gibi sudan içerdim sıcak yaz günlerinde. Çay sonra kendir bahçelerini boydan boya geçer, çay yatağındaki öteki kaynaklardan da beslenerek köyün içinden uzaklara akardı. Başında her gün Saide abla nöbet beklerdi. Ben küçüktüm, çok severdim Saide ablayı, alışagelmişin dışındaki görünümü hiç rahatsız etmezdi. Kuru, kıtır kıtır minnacık kemikli elinden tutmak hoşuma giderdi. Birlikte çaya doğru yürürdük. Ben sonra kendir bahçelerinin içinden kaynağın gözüne doğru kaybolur, bahçelerde oynar, saatler sonra geldiğimde Saide ablayı yine bıraktığım yerde bulurdum. Cicianneannem sahip çıkardı Saide ablaya. Saide ablayı cicianneannemden ayrı düşünemezdim, o hep o evde yaşamış sanırdım.

Oysa yıllar sona öğrenecektim, Saide ablanın kısa bir süre de olsa nasıl bizim bir parçamız olduğunu.

“Anamdan çoğ gorkuyon, emme çoğ seviyon. Hele dövsün, emme dereye atmasın. Ölüveyceydi ağam bi keresinde, o sene sel basdıydı gasabayı. Dereyi sel geçti, selde goca goca dalla, goyun leşleri sürükleniyaadı. Gurtadıla ağamı. Sona gayboldu anam. Çok ağladım. Gız, ne ağlaayon dedüle, susmazsan seni atuverüz dereye. Orda burda galduk, damlarda yatduk. Her yerim ağrıyya, dirseklerim sivrü sivrü, gemük, gemük. Hep orama burama batıya gemüklerim. Sırtımda gocaman bi gamburum va. Burnum da çok acıyya.”

Saide ablanın ağabeyi kendine bir iş bulmuştu, o da ufacık bedeniyle cenazelerin önünde içi su dolu ibrikle yürür, cenaze kabre yerleştirildikten sonra, imam dua ederken üzerine atılan toprağa su dökerdi.

Otuzlu yıllarda İstanbul’dan bir gelin geliyor kasabanın eşrafından bir aileye. Mükerrem hanım saraylı aslında, bu gelini kasabalılar farklılığına rağmen, belki de farklılığından ötürü çok seviyorlar. Mükerrem hanım İstanbul’da elini soğuk sudan sıcak suya sokmamış. El bebek, gül bebek büyümüş kalabalık yalılarda. Şimdi ise Anadolu’nun bu buz gibi soğuk kasabasının, Osmanlı’dan kalan harem selamlıklı buz gibi kocaman konağının girişinde kışın ısıtılabilen tek odası olan mutfakta kenarları fırfırlı sedirde oturuyor ve ellerine bakıyor. Köyden gelen kadınlar yardım ediyorlar bazen Mükerrem hanıma kocaman konağı çekip çevirmeye. Ama Mürekkem hanım yine de alışık değil. Ev gezmelerine gidiyor, iskarpinlerinin üstüne şeffaf naylon şasonlarını geçiriyor. Kasabanın yolları kışın çamur. İncecik zarif bacakları, zarif kolları var Mükerrem hanımın ve masmavi gözleri. Başına da şık ince tüllü siyah şapkasını taktı mı, kasaba paylaşamıyor misafir günlerinde hoşsohbet Mükerrem hanımı. Kâh valinin eşini ziyaret ediyor, kâh eşinin bir akrabasını. Bir gün bir misafir geliyor, mutfağa buyur ediliyor misafir. Kocaman konağın kışın yegâne kullanılır odasına. Mutfakta ocak çıtır çıtır yanıyor, buz gibi sofadan geçtikten sonra giriliyor mutfağa. Mutfak büyük bir oda aslında, bir penceresi geniş sokağa, cumbalı küçük bir penceresi de sokağın uzayıp dereye doğru ana yola inen kısmına bakıyor. Bu minik pencereden gelen giden ne güzel gözüküyor ta uzaktan. Misafir geldiğinde Mükerrem hanım bulaşık yıkıyor. Misafir şaşırıyor, Mükerrem hanımın elinde eldiven var, açık kahverengi, sarı rengine çalan sırılsıklam güderi eldivenler. “Ayol, kardeş”, diyor Mükerrem hanım, “Ne yapayım ellerim kırış kırış, kıtır kıtır oluyor.” Konuk “Bir kız var”, diyor, “kimi, kimsesi yok, tek bulaşık yıkar, ister misiniz?” Mükerrem hanım seviniyor. Böylece Cennetlik Mükerrem hanımın yaşamına giriveriyor.

Saide abla Mükerrem hanımı çok seviyor. Sıcacık mutfakta sıcak yemek yiyor. Mutfakta yatıyor, evin en sıcak odası mutfak, pek hoşuna gidiyor. Kocaman yün döşeğini her akşam yere seriyor, gündüz dertop edip konağın sayısız buz gibi odalarından birine taşıyor. Tek yaptığı iş bulaşık yıkamak. Bir dolabın içindeki abtestlik diye adlandırılan taş lavaboda yıkanıyor bulaşıklar, bulaşık yıkarken sırtını bize dönmek zorunda, yine de tek bacağının üstünde yarenlik etmek istiyor mutfakta oturanlarla. Bazen de içi bulaşık dolu bakır leğeni abtestlikten çıkarıp bir örtünün üzerine yere koyuyor, bayına bağdaş kuruyor. O zaman bulaşıkları yıkarken yüzümüze bakabiliyor, bizimle daha iyi yarenlik edebiliyor. Bulaşık bittikten sonra, kurulanan kap kacak dolabın raflarına yerleştiriliyor ve dolabın kapakları kapatılıyor. Tüm kış boyu herkes bu mutfakta. O hemen hanımının yanıbaşına yere oturuyor, kollarını sedire yaslıyor. Kışın yaşam lüks lambası altında, camın önündeki kocaman sedirde, üzerinde rengarenk deve desenleri bulunan muşamba örtülü yemek masasının çevresinde geçiyor.

“Ev goccaman, buz gibi, daşlıkta rasdıklarımı çıkaadım, hemencecik taataya bastım, taatanın üstünde de buydu ayaklarım. Allahdan ıccak bi odaya alunduk. Hanım bek eyü, bu beni dereye atmaz. Ocakda bi gadun etli ekmek yapaayo. Ocak da çatu çatu yanaayo. Adı Şerif imiş. Bennen gelen hanım divana buyurun edüldü. Yok, deyon, ben yere ilişivörün. Masanın üstünde yeşil bi örtü va. Basma desem basma değil, bi dokunsam şuna. Evin hanımı göreeya benim örtüye bakdığımı. “Muşambo adı, deya, gözlerimi alamaayon örtünün üstündeki hayvanlaadan. Hanım, bunlara deve denü, deya. Ağşam herkes odasına gideeya, ben de döşeğimi yere serip yataayon. Ocakta közle parıl parıl parlaayo. Bi yandan da gaz lambasının gısık ışığında muşambodaki develere bakaayon. Devele canlı gibile, ne gözelle, üstlerinde boyalı örtüleri va. Develerin arkası da çölümüş. Hanım, çöl çok ıccak olur dedü. Gemiklerime iyi gelür ıccak.”

Köyden gelen öteki kadınlar hamur açıp, Muzaffer Beyin getirdiği kıymayla, köyden gönderilen yoğurt ve içikızıl mantarıyla sulu bir harç yapıp, açtıkları incecik hamurların içine koyarak etli, yoğurtlu, mantarlı ekmekleri katlayıp pisleğeçle sacın üstünde çevirerek pişirirken, yağlaçla üzerine kokusu bütün mutfağı kaplayan mis tereyağını sürerken, kasabada oturan eş dost, akrabalar geldiğinde, evin damadı hastaneden eve dönüp küçük kızını kucağında hoplatarak, ona “Tin Tin Tinimini Hanım, seni seviyor canım türküsünü” söylediğinde, evin büyük beyi kendi hazırladığı mezelerle gizli gizli rakı içtiğinde, radyodan ajans dinlenirken herkes sus pus olduğunda, Saide abla da bu mutluluğa ortak oluyor.

Mükerrem hanım Saide abla geldikten birkaç gün sonra ona : “Haydi, Saide, bugün hamama gidiyoruz!” diyor. Saide hiç hamam yüzü görmemiş, oysa konağın altında da bir hamam var, ama ısıtması zor, haydi ısıttın, hamamdan sıcak bir odaya ulaşması daha da zor. Mükerrem hanım hamam için havluları, Hacışakir sabununu, bakır hamam tasını, lifi, keseyi çiçekli, içi düz mavi renkli astarlı bir bohçaya koyuyor, Saide’ye de bir bohça yapıyor. İki kadın bohçaları ile hamama gidiyorlar.

“Hiç görmedim böle gözel yer, ne gözel gokaayo, mis gibi. Gök gibi tavanı va yuvaalak. Hanımım bağna da havlu peştamal vedü, peştemalı üstüne dola dedü, dolamama yardım edivedü. Gamburum engel. Lelinleri giydük ayamıza.

Aman dikkat et, düşme, dedi. Soğna gar gibi daşlara basa basa girdim hamamın içine. Önce gözlerim hiçbişey göğmedi buğudan. Sayde, gel buraya, dedi hanımın, bi gurnanın başını otuduk, bak buraya su doldurcan. Sıkılusan suyu ılışdurup dökecen hamam tasıynan.

Oraya otudum, hiç sıkılmadum, galkasım da gelmedi. Guru, guru , gatur gutur derim yımışadı. Batan gemüklerimin sızısı dindi. Bütt darağıynan saçlarımı daradı hanımım, gözelce de yıka dedi. Ovuştura, ovuştura yıkadım gafamı sobunla. Göpük göpük yaptı hanımın ilifi, oğna baktım, o ne yapıyosa ben de yaptım, soğna da gözel saçlarını bağna yıkatdudu. Bağna yepisyeni iplik fanila, don, enteri almış, bi de yelek ördümüş. Piripek oluvedüm.”

Birkaç gün sonra Saide ablayı Mükerrem hanıma getiren konuk geliyor ziyarete. Sabah kahvesi içip yarenlik edecek biraz. Saide abla hamamı anlatıyor konuğa. “Cennetlik benü hamama götüdü. Ben hamama gitdüm”, diyor, dişleri eksik ağzını çevreleyen incecik dudakları gülüyor.

Mükerrem hanımın adı değişmedi, ama o gün bu gündür Saide ablanın adı Cennetlik kaldı.

Sonra öğrendik, Mükerrem hanım Muzaffer beyin vefatından sonra İstanbul’a döndükten sonra, cicianneannem yaz kış köye almış Cennetlik’i. Köydeki konak o tarihlerde dahi yıkık döküktü. Bir zamanlar sayısız sucuk kangalının ve pastırmaların asıldığı sayvan göçmüştü. Paytonların girdiği avlunun duvarı yoktu artık. İnek ve manda sürüsünün, on çift kömüşün barındığı dam da yoktu artık. Köyün 19. yüzyılın sonlarında yapılan hamamını çalılar bürümüştü. Cicianneannem konağın zar zor ayakta durmayı başaran selamlık bölümünde kalıyordu. Bir yana kaykılmış ahşap bina Cennetlik gibi yamru yumruydu artık. Bir gün sormuşlardı cicianneme İstanbul’dan gelen misafirler, bu köhne köyü neden hâlâ beklediğini : “Ben,” demişti, “Salim Efendinin gelini köyü terk etti, dedirtmem.” Hiç öğrenemedim, parasızlıktan mı gelemedi şehre, yoksa gerçekten eşrafın gelini olduğu için mi bekledi köyü.. Bir imparatorluğun kalıntısından gelen, iki oğlunu Çanakkale savaşına yollamış cicianneannem hiç bezmedi burada yaşamaktan. Her bayram elini öpmeye geldi sayısız köylü, onların dertlerine derman bulmaya çalıştı gücü yettiğince, otuz ramazan kapısı açıktı herkese iftar zamanı. Saide abla da ağırlardı gelen gidenleri, ama o bulaşıktan sorumluydu, misafirlerle yarenlik eder, yerde oturur, bir dirseğini sedire dayar, bir dizini büker karnına doğru çeker, öteki eliyle bu dizini kavrardı. Dertop olurdu, küçük bedeni daha da küçülür, adeta yok olurdu, yine de hep hissettirdi varlığını tüm gücüyle. Bazen de mangalda kahve pişirirdi hanımına. Gelen misafirlere diş kirası verilmesi için hanımı Hacışakir kokusunun Naftalin kokusuna karıştığı, evin, penceresiz, geniş tahtalı tabanı, tavanı sağlam yegâne odası olan ince uzun, yüksek tavanlı sandık odasını açtığında, hanımına gaz lambasını tutardı. Kâh üstü boyalı, kâh ceviz ağacından, kâh solmuş nefti bir kumaşla kaplı perçinli kocaman sandıklar asker gibi odanın sağına soluna dizilmişti. Hanımı sandığı açtığında ilkin Hacışakir sabununun mis kokusu sarardı ortalığı. Sandıkların üst kenarlarındaki sağlı sollu gözlere sabunlar yerleştirilmişti. Hanımının şehirden taşıdığı, köşeli, üzeri baskılı kar beyazı sabunlar zamanla saman sarısı bir renge bürünürdü, ama mis gibi kokmaya devam ederdi. Saide abla hem lambayı tutar, hem de odanın güzelliklerini belleğine kazınması için çipil çipil gözlerini dört açardı, hanımının sandıktan çıkardığı tok, yumuşacık, okşanası Bursa havlularını o tarihlerde zor ulaşılan özenle korunan gazete sayfalarına sarmasını seyreder, sandık odasından çıkmadan içine doya doya çekerdi odayı sarmalayan kokuyu. Keskin kara bir bıçakla düzgün bir biçimde kesilen gazete sayfalarına sarılan hediyeler giden misafirlere verildiğinde de kendisi veriyormuş gibi gururlanırdı.

Yıllar sonra yurtdışından dönüp köye geldiğimizde sorduk, “Cennetlik ne oldu?“ diye. Cicianneannem öldükten sonra Cennetlik yıkık dökük konakta kalmaya devam etmiş. Elden ayaktan düşmüş, köylüler bakmışlar ona. O öldükten sonra konağın zar zor ayakta kalan kısımları da tümüyle yerle bir olmuş. Cennetlik cennete gitmeden önce çok zorlanmış. Duyduk ki ağabeyi birkaç yıl daha cenazelerin önünde ibrikle yürümeye devam etmiş, sonra ne olmuş ona, kimse bilmiyor.

Doç. Dr. Sakine Eruz 12/24/2009

» www.kastamonupostasi.com