AnasayfaÇalışma alanlarıÜyeliklerimYayınlar ve etkinliklerÇeviribilimsel kaynaklarYaşam ÖykülerimÖykülerimÇevirilerYazılarım

Genel:

Anasayfa

Duyurular

Fotoğraf köşesi

İletişim

Popüler bilim köşesi

Popüler linkler

Seminer köşesi

Site Haritası

Sosyal ağ

Şiir Köşesi

Öğrencilerden gelenler

Ziyaretçi defteri


Ben bir Gırgır nesliydim aslında. 1974’te yurda dönüp Edebiyat Fakültesi’nde öğrenime devam ederken ve üstümden Hergele Meydanında – ki buranın gerçek adı Hergelen Meydanıy’mış, yıllar sonra bunu da söylemek boynumun borcudur – kurşunlar uçtuğunda, İnkilap Tarihi sınavında hocanın kapıyı kitleyip dışarıda yüzü gözü kan revan içinde kalan bir öğrenciyi içeriye almadığında, Fuzuli Amfisinde şu anda adını anımsayamadığım boyu kadar kızları olan uzun siyah saçlı, yeşil gözlü bir kız öğrenciyle birlikte sıraların altında yere yatmış sürünürken ve korkudan neredeyse altımıza yapacakken ve ben demek ölmek için gelmişim Türkiye’ye, bari sakat bırakma Tanrım diye dualar etmeyi akıl ederken korkumun içinde, belki de Gırgır hep çantamdaydı. Akşam eve geldiğimde annemlerin hiçbir şeyden haberleri olmazdı, haberler vermezdi zaten. Ben de onlar kaygılanmasın diye fazla bir şey anlatmazdım.

Ama ben İlban’ı ya 1971 ya da 1972 de tanıdım galiba. Lisedeyim, harika bir sanat tarihi öğretmenimiz var, herkes hayran Herr Deisenhammer’e. Ben de hayranım galiba, aslında o tarihlerde öyle düşünceler düşmezdi her nedense aklıma. Gırgır’ı çok seviyorum. Oysa ne zaman yayımlandığını anımsamıyorum ama biliyorum, vapurda, o ilginç tarih dersini o denli sıkıcı anlatmayı başaran öğretmenin dersinde, sıraların altında, gece uyumadan önce, ki sabahlardım, ya Gırgır okuyorum ya da Aziz Nesin. Evet, gelelim yine Sanat Tarihi dersine. Aslında sanat tarihim iyi, ama bir şekilde galiba çalışmamışım o sınavı. Sınıfta çok sevdiğimiz bir arkadaşımız var, çok güzel amfora çiziyor, Herr Deisenhammer amfora sormuş, arkadaş çiziyor, hepimiz kopya çekiyoruz. Arkadaş amforanın içine “İlban” yazıyor, herhalde bu da amfora ait diyoruz, biz de bir güzel “İlban” yazıyoruz amforamızın içine. Bir hafta sonra Herr Deisenhammer sınıfta hafif meçli gibi uzunca sarı saçlarını güzel yüzünden arkaya doğru tarıyor parmaklarıyla. Diyor ki, çok güzel çizmişsiniz amforayı, ama o İlban neyin nesiydi anlayamadım. Biz de anlayamıyoruz, kopya çektiğimiz arkadaşa bakıyoruz, arkadaş kıpkırmızı. Arkadaşta meğer bir Gırgır aşığı, dahası bir de İlban aşığıymış.

Bugün son Gırgır elime geçtiğinde, neredeyse 32 yıl sonra, İlban’ı gördüm resimde, ancak bu kez amfora yok üstünde, saçları ağarmış bir İlban.

Oğuz Aral ile telepatik bir bağ vardı aramızda, hep istedim kendisine yazmak, olmadı, ama biliyorum, o beni hep duydu, yazdıklarından biliyorum bunu. O hepimizin bir yansımasıydı, her yazdığı yazı ile yansımalar bize küçük parçalar halinde geri dönüyordu.
Ben Oğuz Aral’ı hiç görmediğim ve onu aramızda hiçbir zaman telepatik bir bağ olmayan İlban üzerinden anlatmayı yeğledim. 29.07.2004