AnasayfaÇalışma alanlarıÜyeliklerimYayınlar ve etkinliklerÇeviribilimsel kaynaklarYaşam ÖykülerimÖykülerimÇevirilerYazılarım

Genel:

Anasayfa

Duyurular

Fotoğraf köşesi

İletişim

Popüler bilim köşesi

Popüler linkler

Seminer köşesi

Site Haritası

Sosyal ağ

Şiir Köşesi

Öğrencilerden gelenler

Ziyaretçi defteri


Tabutun Ağaçtan Sıyrılışının Öyküsüdür: Tabut Üzerine Çeşitlemeler

Nevizâde Sokakta 29 Numaranın karşısındaki ya Musevilere ya da Rumlara ait cenaze levazamatçısının dükkanı tutuşmuş yanıyor. Ben çocuğum, dıştan güzel bir dükkan, derli toplu, önünde de hep sahibi oturur sandalyede, güleç yüzlüydü anılarımda. 1864’te yapılmış bizim evimiz, belli ki bir Rum evi, giriş katının odalarında ince zarif demir parmaklıklar var pencerelerin önünde, oradan bakıyorum, dumanlar çıkıyor dükkandan. İtfaiye zor giriyor Nevizâde Sokağa, Sokak dar, bir de kaldırımlara arabalar park ediyor. Sonra koşuyorum üçüncü kata, anneaennemin daracık önlü arkalı iki oda dairesine, ön tarafa geçiyorum, minik bir balkon var, çıkmam yasak, her an çökebilir. Çıkıyorum balkona, bakıyorum aşağıda oynayan alevlere. Birkaç adam zorla bir şeyler taşıyorlar Musevilere ait bir dükkandan dışarıya. Sandık gibi, ama sandıktan daha şık bir şeyler. Sonra anlıyorum tabutların tabutluğunu.

Yıllar önce Kastamonu’dayım, ahşap evimizde ocaklı odanın cam kenarına yerleştirilmiş sedirine oturmuşum bir sonbahar günü. Odayı tek aydınlatan Hacer ablanın gülüşü, ocağın çıtırtısı, en önemlisi de dere boyuna açılan minicik pencereden bükümün eli fileli gelişini görme umudu.

Bir cenaze alayı geçiyor evin önünden. Ben başımı yastıkların altına sokuyorum yeşil tabutu gördüğümde.

Ben daha dört yaşındayım galiba. Kışa giriyoruz, üç katlı koca buz gibi ahşap evde bir suskunluk var, anlıyorum bunu minik bedenimle. Hiç kimse konuşmuyor, oysa birkaç gün önce ne de neşeliydiler. Minik bir tabut çıkıyor evden.

2003’te Kastamonu’da kocaman bir tabutun yanına eğiliyorum kuzenimin evinde. Upuzun bir tabut bu kezki, öyle minik falan değil. Elimi sürüyorum üstüne, tabutun sertlini hissediyorum üzerine serilmiş bilmem hangi renkteki bezin altından. Daha da altında Salim var, aslında Salim yok, da yine de var varsaymak istiyorum. Sanki Salim’i okşuyorum. Siz Salim’i bilmezsiniz, o otuz yaşında levent gibi bir cerrahtı, dünya iyisi bir cerrah, ta ki bir gün Serik yolunda karşıdan gelen araba yoldan çıkıp Salim’in sürdüğü arabanın üstüne düşünceye dek.

Babam öldüğünde ben onbir yaşındaydım diyor eşim. Ne yaptın diye soruyorum. Tabutu indiriyorlardı merdivenlerden, sonra Karacaahmet’e götürdüler. Beş kardeş öksüz kalıverdik. Çok üzüldüm, babam ölmeden bir hafta önce okula yardım ediyorduk, bir hafta sonra da yardım sandığından yardım alıyordum artık. Balık tutuyordum, satıyordum, ki yardım sandığından yardım almayayım.

Arkadaşım vefat etti Almanya’da ansızın kalp yetmezliğinden. Yalavoda’yız pırıl pırıl bir Pazar günü, onu güzel istirahatğâhına götüreceğiz. Çelikten bir tabutun içinde yatıyordu önce, kocaman bedeni. Hep neşeliydi o, yine sanki neşeyle gülümsüyor muzip muzip çeliğin içinden bana.

Bakan bey depremden sonra, ceset torbaları yetersiz geldiğinde, ceset torbalarını vasıtalarda yanınızda taşıyacaksınız diye bir söz buyurmuştu. Türkiye çağ atlamıştı böylece. Al sana plastik tabutlar. Allahtan kimse ciddiye almadı sayın bakanımızı.

Kompozisyonlarda ağacı tarif ederken doğduğumda beşiğim öldüğümde tabutum ağaçtan olur derler, yok, yok inanmayın, tabut her malzemeden olabiliyor, beşik de öyle, bırakın artık ağaç ağaçlığını yaşasın !