AnasayfaÇalışma alanlarıÜyeliklerimYayınlar ve etkinliklerÇeviribilimsel kaynaklarYaşam ÖykülerimÖykülerimÇevirilerYazılarım

Genel:

Anasayfa

Duyurular

Fotoğraf köşesi

İletişim

Popüler bilim köşesi

Popüler linkler

Seminer köşesi

Site Haritası

Sosyal ağ

Şiir Köşesi

Öğrencilerden gelenler

Ziyaretçi defteri


Türkiye'de trafik cinayetlerine kurban gidenlerin anısına....

Sevgili yeğenim
Dr. Salim Esen'in anısına.....

Yeğenim Opr. Dr. Salim Esen'i elim bir trafik kazasında yitirdik, bir gündüz vakti o kurallara uyup arabasını kullanırken.... 30 yaşında pırıl pırıl bir cerrahtı, elleri şifa, yüreği güzellikler dağıtan. Belki diye düşündüm, bu kitap bir sorumlu yasa koyucunun da eline gecçer, geçer de bunca yetişmis insanın, kusurlu olsun, olmasın yitip gitmesine neden olan trafik cinayetlerini uygulanbilir, etkin yasalarla önler. Benimkisi kuru bir umut işte.. Yoksa Salim'cigim, bu kitap başkalarına adanacaktı. Hiç istemezdim seni böyle anmayı, ana ne yaparsın, kader... Gerçekten kader mi acaba? diye sormanın zamanı geldi çoktan. İlgilenenlerin duyması amacıyla Salim'in ve Türkiye'8nin verdiği ve yasalar değiştirilmezse ve bu konuda eğitim verilmezse, sürekli vereceği, büyük bir emekle yetişmiş ve yetişmekte olan nice kurbanların adına....
(2003'te yayımlanan kitabımın atıf bölümündeki dipnot)


Salim’e mektuplar

Birtanem, bunları sana anlatıyorum, ve ümid ediyorum ki, sen beni duyuyorsun, o güzel başını hafif eğik tutarak minik, masum, muzip gülümsemenle yüzüme bakıyorsun. Oysa seni ne az gördüm ben, hep hastalıklarda... koşuştururken, iki kapı arasında.. Bir de maillerde.. ve telefonlarda... sonra, kazadan sonra, kazadan epeyi sonra, hep gördüm seni, o güzel yüzünü, sevgi dolu gözlerini bilgisayar ortamına aktardığımda, dedenin dedesiyle birlikte seni yansılara geçirdiğimde, büyük bir özenle animasyonlarla resmini ağır ağır büyüttüğümde, kitabımı sana atfettiğimde, hep gördüm seni.

Küçüklüğünü pek hatırlamıyorum yeğenimin. Oysa annesini çok iyi anımsıyorum. Pırıl pırıl, gürül gürül saçlı gencecik bir kız getirdi Halit abi bize gelin olarak. Çok seviyorlardı birbirlerini. Halit abinin o kalıbına sığmayan karakterini zamanla durultan bir gelindi Salim’in annesi, Salim gibi sakin ve akıllı. Sonra ben yıllarca yurtdışındaydım, döndüğümde Salim Lise sondaydı, sonra duydum ki, Tıp Fakültesini kazanmış, onu daha sonra gördüğümde Tıp’ta okuyordu. Salim serpilmiş, bedeni de gönlü gibi güzel bir gençti artık. Sonra telefonlaştık Salim’cikle. Zaman zaman eğitimle ilgili danıştı bana, ben de elimden geldiğince yol gösterdim. Sonra yine yıllar geçti.

Yıllar önce Kastamonu’da bir Pazartesi günü

“Halit abi, Aytaç’ın kalbi ağrıyor, ki bizim bugün İstanbul’a dönmemiz gerekiyor.”
“Sen doğru hastaneye git, Salim sizi orada karşılayacak.”
Hastanenin önü kalabalık, içeri giriyoruz, eşim bir böbrek yetmezliği geçirmişti birkaç ay önce, ölümden dönmüştü, sağlığı pek iyi değil. Gece kalbi ağrıdığında endişelenmiştik.

Salim bizi hastanede bekliyor, kapı kapı gezdiriyor. EKG çekiliyor. Salim daha Tıp Fakültesinde. Bizi hiç yalnız bırakmıyor. Tüm tetkiklerde yanımızda. Sonra öğleye doğru tetkikler bitiyor. Salim sakin bir sesle ciddi bir şey olmadığını söylüyor bize. O gün mü yola çıktık bilmiyorum, tek bildiğim Salim’in hep yanımızda olması, canla başla bize destek vermesiydi...


İstanbul, Kadıköy, Şeker Bayramı 2001

Babam Dr. A. Şükrü Esen de hekimdir, Numune’nin Kulak Burun Boğaz Şefi iken evde hasta hiç eksik olmazdı, bütün Kastamonu İstanbul’a akardı, babam herkesle ilgilenmeye, dertlerine çare bulmaya çalışırdı. Bu yıllar önceydi. Babam sonra bir ameliyat geçirdi, ameliyatta yapılan bir hatadan sonra da sağlığı bozuldu.

2001 şeker bayramının ilk günü... Babam zor ayakta duruyor. Evin içi misafir dolu. Salim’cik upuzun boyu, mahzun bakışlarıyla babamı muayene ediyor, ateşi çıkmış, bunu son anda fark ettik, babam ayakta duramıyor. Babamı konukların yardımıyla yatağa taşıyoruz. Salim ile ben nöbetçi eczane aramaya çıktık. Bahariye’nin arka sokaklarında şakır şakır yağan bir yağmurun eşliğinde nöbetçi eczane arıyoruz. Salim’in beni teskin eden sesi kulaklarımda. İğne alıyoruz. Salim babama iğne yapıyor. Birkaç gün kalacaklar İstanbul’da. Salim her gün geliyor, babamın iğnelerini yapıyor. Büyük bir ihtimamla babama bakıyor. Babam sonra iyileşti.

O gün İngilizcesini ilerletmek istediğini bildiğim Salim’e Ankara’da bir arkadaşımı tavsiye ediyorum. Arkadaşımla telefonda görüşüyorum. Arkadaşım haftalar sonra bana Salim’in olağanüstü biri olduğunu ve çok büyük başarılar elde edeceğini söyleyecek.

24 Aralık 2002, 21.00

“Merhaba Salim’ciğim, sana bir şey soracağım, bence önemli bir şey yok, ama yine de sana danışayım dedim”. Oysa önemli bir şey var, ama ben kimseyi heyecanlandırmak istemiyorum.
Salim Zonguldak’ta, ben İstanbul’dayım.
“Buyrun, Sakine abla.”
“Salim’ciğim, Aytaç düşmüş, başını çarpmış başı ağrıyor, doktora da gitmek istemiyor, ne yapalım ?”
Salim bana uzun uzun olabilecek komplikasyonları anlatıyor, beni teskin ediyor ve hastaneye gitmemizi öneriyor. Eşim istemiyor. Ertesi gün eşim konuşma bozukluğu gösterdiğinde hastaneye gidiyoruz, eşimin yeğeni bizimle ilgileniyor ve eşim ameliyata alınıyor. Ben sürekli Salim ile telefonda görüşüyorum. O bana hemen gelebileceğini söylüyor. Yok diyorum, eksik olmasın, Tunç gereken herşeyi yapıyor. O ısrar ediyor. Zor ikna ediyorum. Her gün telefon ediyor, durumumuzu öğreniyor. Beni hiç yalnız bırakmıyor.


İstanbul, Kuzguncuk, Kurban Bayramı 2003

Kastamonu’dan misafirler var. Geldikleri otomobilde tanımadıklarımız kişiler de olduğundan, sadece tanıdık misafir içeriye giriyor. Ben de arabada bekleyenlere çay ve tatlı götürüyorum. Hava yağmurlu, bahçenin kapısı açık, o sırada bahçeye Irish Setter cinsi bir köpek giriyor. Kızıl ipek gibi tüyleri var. Ben sanıyorum misafirlerin köpeği. Evdeki misafir kapıdan çıkarken, hâla bekliyorum bu güzel av köpeğini de arabalarına alacaklar diye. Oysa onlar hiç oralı olmuyor. “Köpek” diyorum, “köpek ne olacak?”. “Ne köpeği” diyorlar “köpek bizim değil ki”. Allah, Allah, kimin bu güzel köpek. Köpek bize Tanrı misafiri oluyor. Oysa zaten daha önce sokakta yaşayan bir köpeği aldık, ona bakıyoruz, iki köpeğe birden bakmamıza olanak yok. Hem ikisi de erkek, kesin anlaşamazlar birbirleriyle. Köpeğe yiyecek bir şeyler veriyoruz. Yağmur yağıyor. Kuru bir yerlere bağlıyoruz hayvanı.

O akşam Halit abiler geliyorlar bize. Salim de onlarla. Babamları da getirmişler Kadıköy’den. Köpeği gösteriyoruz onlara. Salim bayılıyor köpeğe, Halit abi de öyle. Köpek de bayılınmayacak gibi değil. Kastamonu’ya giderken götürelim diyorlar sahibi çıkmazsa o güne kadar. Salim’in güzel parmakları köpeğin ıslak ipek tüyleri üstünde geziniyor. Tüyleri uzun uzun, kızıl kızıl göbeğinden aşağıya akıyor. Sonra köpeği yine bahçeye bağlıyoruz. Hep birlikte benim çalışma odama çıkıyoruz. Orada onlara üzerinde çalıştığım aile öykümüzü anlatıyorum. Bilgisayarda halasının bana 1999’da anlattıklarını okuyorum. Salim’cik dinliyor, eskilerden bir çok resim gösteriyorum. 2003’te Kastamonu Sempozyumunda sunduğum bildirinin slayt gösterisinde birlikte aynı kareyi paylaşacağı adaşı dedesinin dedesi Salim Efendi’nin 1877’de ilk Osmanlı Meclisindeki resmini gösteriyorum Salim’e. Hiç aklıma gelmiyor, Salim’i bir daha canlı göremeyeceğim. Oysa her gelenin fotografını çeken ben, her nedense o gece fotograf çekmiyorum. Hiç konduramıyorum bir daha Salim’in fotografını çekemeyeceğime. Salim öylesine sağlıklı, öylesine yakışıklı, öylesine masum karşımda duruyor ki... Eşimin rahatsızlığından bahsediyoruz, o gece ve ondan sonraki günler yaşadıklarımdan ve Salim’in hep yanımızda olmasından...

Sonra köpeğin sahibi bulundu, köpeği sahibine geri verdik. Sonra Belediye zehirli et attı sokağa, sonra bir karga zehirli eti aldı, uçtu, uçtu köpeğin bağlı olduğu bahçeye, köpeğin önüne düştü, ağzında yiyemediği zehirli lokmayla. Köpek eti yedi....

Evet, Salim’cik, belki de o pırıl, pırıl Irish Setter’le berabersin şimdi bizim bilmediğimiz o mekânda, belki de yine o güzel, uzun parmakların köpeğin ipeksi tüylerini okşuyor, belki de uçsuz bucaksız yeşili tükenmeyen çayırlarda koşup oynuyorsunuzdur, kim bilir....


12.07.2003, Kadıköy, 16.30

Yüreğimin kanadığı, duygularımın donduğu, inançlarımın yeşermek istemediği an...


12.07.2003 – 13.07.2003

Zor yer buluyoruz Kastamonu’ya. Bütün otobüsler dolu, Bozuk bir otobüsün motorunun üstünde aslında satılmayacak iki kişilik bir yer buldu eşim. Motor ikide bir bozuluyor, biz iniyoruz, koltuklar kalkıyor, motor tamir ediliyor, koltuklar yerine yerleştiriliyor. Motorun bir yeri akıyor, yapıştırılıyor, sonra yine akıyor. Her saat başı aynı terane. Sabah 9.00 gibi vardık Kastamonu’ya. İlkin Minüre Medresesi’ne gidiyoruz. Pırıl pırıl Medrese, biliyor musunuz, burayı Salim’in alim, bilge ve hayırsever dedelerinden biri olan Hacı Mustafa Efendi yaptırmış 1746’da. Salim belki de tanışmıştır şimdi Hacı Mustafa Efendiyle. Tüm beyefendiliğiyle bu değerle dedesinin elini öpüyordur, o da Salim ile iftihar ettiğini söylüyor, ona yeni mekanına hoş geldin diyordur...

Pırıl, pırıl güneşli bir Pazar günü. Münire Medresi’nde kendimize çeki düzen veriyoruz, yorucu otobüs yolculuğunun izlerini bir nebze atıyoruz üzerimizden. Aytaç da, ben de elimizi yüzümüzü yıkayıp temiz temiz giyiniyoruz. Salim’i ben hep pırıl pırıl anımsıyorum, tertemiz, mis gibi kokulu. Onun da bizi öyle görmesi gerekiyor diye düşünüyoruz.
Bir türlü inanmak istemiyoruz ölümün gerçek yüzüne. Tüm yol boyu konuştuğumuz gibi, belki de bir yanlışlık olmuştur ümidiyle Halit abilere geliyoruz. Salim’ciği getiren ambulans kapıda duruyor. Yukarı çıkıyoruz, evin önü, içi salt hüzünlü bir kalabalık... Salim’cik salonda yatıyor. Önce annesine gidiyorum, Vedia’cığa sarılıyorum, hiçbir şekilde teselli etmem olanaklı değil... Halit abiye sarılıyorum... Sonra salona gidiyorum, Salim’in yanında diz çöküyorum, Salim’i okşuyorum, bedenine değmeyen ellerimle okşuyorum ahşabı... Hiç sesini çıkarmıyor.... Her zamanki gibi, sessiz ve sakin, o alışık olduğum tebessümünü arıyorum göremediğim güzel yüzünde...

Şadıbey’e gidiyoruz. Yıllar önce babamın, tahrib edildiği için şehirden Şadıbey’e nakil ettirdiği Salim efendi, diğer akrabalarımız ve vefat eden minik kardeşimin kabirlerinin bulunduğu Şadıbey Kabristanına. İnsan kaynıyor kabristan, arabalar neredeyse ana yola kadar taşacak, o denli çok seveni var Salim’in. Keşke diyorum, herkes ömründen bir yıl verse, verse de Salim’cik canlanıverse. Bu dileğim gerçekleşse, Salim en az 200 yıl daha yaşar diye düşünüyorum. Dünyanın adaletsizliğine her nedense yarım yüzyıllık yaşamıma rağmen hâla şaşırabiliyorum. İçim hüzün dolu.... Tüm sevenleri orada... onu son yolculuğuna uğurluyorlar...

Sonra düşünüyorum, belki de diyorum, Tanrı’nın iyi bir cerraha ihtiyacı vardı, hem iyi insan, hem iyi cerrah aradı dünyada ve Salim’i buldu. Sonra kitabımı sana atfediyorum. Seninle paylaştıkça yaşadıklarımı inanılmaz acım biraz hafifliyor.


20 Eylül 2003 – II. Kastamonu Kültür Sempozyumu –

“Geçmişe yolculuğa günümüzden, Salim Efendi’nin adaşı, torununun torunu Salim Esen’den başlayacağız [Slayt 2]. Salim Esen 30 yaşındaydı ve yeni cerrah çıkmıştı. Kendisini bu yıl elim bir trafik kazasında kaybettik. O, şifa dağıtan elleri ve pırıl pırıl yüreği ile artık Kastamonu’ya hizmet edemeyecek. Salim Esen, Kastamonulu olmaktan gurur duyan büyük dedesi, ilk Kastamonu Meclis-i Mebusan milletvekillerinden Salim Efendi’nin, bir zamanlar Nasrullah Camisi haziresinde bulunan, oradan Okmeydanı Kabristanı’na ve son istirahatgâhı olan Şadıbey’e nakledilen kabrinin yanına defnedildi. Şimdi 1828 doğumlu Salim Efendi ile ondan yaklaşık birbuçuk asır sonra dünyaya gelen, 1972 doğumlu torununun torunu Salim Esen yanyana yatıyorlar [Slayt 3] .”


21. Eylül 2003 Şadıbey

Halit abileri köyde sanıyoruz, onlara gitmeden kabristana uğrayalım diyoruz. Halit abilere kabristanda rastlıyoruz. Bir de Zonguldak’tan Salim’in bir arkadaşı gelmiş. Ahmet Abiler de kabristanda. Vedia Salim’in başında. Kabristan olmuş bir cennet. Salim’ciğin üzerinde çiçekler açmış, renk renk glayörler. Hemen Salim Efendi’nin yanında yatıyor Salim.

Oysa, kabirler nakil edildikten sonra ne uğraşmıştı babam oraya dikilen ağaçları tutturmak için, hiç su gelmezdi kabristana. Her yıl İstanbul’dan Kastamonu’ya geldiğimizde kuru ağaçlar karşılardı bizi kabristanda. Hayvanlar kabirlerin taşlarına sürüne sürüne taşları yerlerinden oynatıyorlardı. Sonunda baş edemeyip dikenli tel koydurmuştuk kabirlerin üstüne. Halit abi orasını Salim’in ruhu gibi pırıl pırıl yapmış, yemyeşil. Bir de çeşme ve oluk yaptırmış. Sanki bir mesire yeri olmuş kabristan.

Oysa Salim’den önce de gömülenler olmuştu kabristana. Hepsi Salim’i beklemişler buranın çiçek bahçesi olması için. Halit abiciğim, sevgili Vedia size, bir cennet yarattığınız için ailemiz ve bu dünyadan göçen nice canlar adına teşekkür ediyorum.

Hava alabildiğince güzel. Başucunda fotoğraf çektiriyoruz. Herkes orada, Salim’in, Salim Efendi’nin, onbeş günlükken vefat eden minik kardeşimin başucunda. Fotografı çekerken neredeyse tebessüm edin diyeceğim. Kabristan öylesine iç açıcı. Sanki Salim’in misafirleriyiz hepimiz.

Salim’cik bir yamaçta Ateştepesi’nde dedesinin annesi Saide Esen ve büyük amcaları, diğer yamaçta Uzun Güney’de çok sevgili halası Saide Esen, dedesi ve amcasının arasındaki Şadıbey Yazısında edebi bedensel istirahatgâhına çekildi. Oysa biliyorum, onun o güzel ruhu sevenlerinin gönlünde.


25.11.2003

Birtanem, ben kendi adıma çok mutluyum, senin gibi birini tanıdığım için. Annene babana da bu anlamda teşekkür borçluyum, bu denli güzel bir insan yetiştirdikleri için. Nasılsa bir gün bulaşacağız, bu adaletini bir türlü anlayamadığım dünyadan ayrıldığımda.

Bir arkadaşım var, o der ki, her olay, bilinç düzeyi olayları algılayabilen insanların daha da olgunlaşması, bilgeliğe bir adım daha yaklaşması içindir. Hacı Mustafa Efendi’nin söyledikleri düşüyor aklıma : “Dünyanın hayrı, şerriyle ikizdir; faydası zararı ile yoldaş olarak yaratılmıştır. İnsan ise aklının derecesine göre iyilik veya kötülüğe meyledecek kabiliyettedir. Bu nedenle herkes, bu kabiliyeti gereğince iyiler zümresine dahil olabilmek için gücünün yettiği derecede bir eser ortaya koymak durumundadır.” (17.-18. Yüzyıl: Hacı Mustafa Efendi) ”
Birtanem sen bizi olgunlaştırdın, Hacı Mustafa Efendi’nin dediği gibi aklımızın derecesine göre iyiliğe meyletme yetimize seslendin varlığınla ve yokluğunla... Biz aslında sana çok şey borçluyuz, bilgeliğe doğru ufacık bir adım atabildiysek bu senin sayende gerçekleşti Salim’ciğim...

Salim’ciğim, benim değerli yeğenim, bir gün görüşmek üzere o güzel yanaklarından öpüyorum ve sana ölümlülerin dünyasından sonsuz özlemlerimi ve sevgilerimi gönderiyorum.

Ablan
Sâkine Eruz (Esen)

Sevgili Salim...

Yıllar oldu sizin sülâleye gireli ve girdikten sonra da Kastamonulu olalı... Sülâlenin içinde senin gibi başarılı ve iyi yürekli birinin olması hep övünç kaynağımdı. Seni inanamayacağımız bir yaşta kaybetmek hepimizi yıktı. Sonsuza dek seninle övünmemiz devam edecek, iyi ki vardın sevgili yeğenim.
Enişten
Aytaç Eruz