Dostlarımın oluşturduğu Metinler

Oya Önder


KADIN

Kimi der ki kadın
Uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın
Yeşil bir harman yerinde
Dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir,
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Kimi der ki çocuk doğuran.
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım, başımdır.
Yavrum, annem, karım, kızkardeşim,
Hayat arkadaşımdır.

NAZIM HİKMET

8 Mart Dünya Kadınlar gününüzü kutlarım.
Sevgilerimle.






A. Nihal Akbulut


Mario Benedetti (1920-2009)

1920 Uruguay doğumlu Mario Benedetti Güney Amerika’nın yirminci yüzyıldaki en önemli yazınsal kişiliklerinden biri. 2009 yılında yaşamını yitiren gazeteci, romancı, ozan ülkemizde de tanınmakta ve anılmakta. Ölüm yıldönümünde ODTÜ Mezunları Fotoğraf Kulübü üyelerinin Türkçeye çevrilen Benedetti şiirlerinden esinlenerek çektikleri fotoğraflar önce Cervantes Enstitüsünde şiir okumasıyla birlikte sergilendi. Daha sonra da bir anma programı ardından İstanbul Üniversitesinde sergilenen fotoğraflar şiirlerin göstergelerarası bir çevirisi olarak değerlendirilebilir. Devrimci ozan Benedetti 1960 yılında çıkan ve dilimize de çevrilen Mola (La Tregua) adlı romanı ile uluslararası ün kazandı. 1973 yılında siyasal nedenlerle ülkesini terk ederek sürgüne çıkan ozan yıllarca Arjantin, Peru, Küba ve İspanya’da yaşadı.
(A.Nihal Akbulut)


NO TE SALVES (Mario Benedetti) Esirgeme Kendini (Çev. Ayşe Nihal Akbulut)
No te quedes inmóvil
al borde del camino
no congeles el júbilo
no quieras con desgana
no te salves ahora
ni nunca
no te salves
no te llenes de calma
no reserves del mundo
sólo un rincón tranquilo
no dejes caer los párpados
pesados como juicios
no te quedes sin labios
no te duermas sin sueño
no te pienses sin sangre
no te juzgues sin tiempo

pero si
pese a todo
no puedes evitarlo
y congelas el júbilo
y quieres con desgana
y te salvas ahora
y te llenas de calma
y reservas del mundo
sólo un rincón tranquilo
y dejas caer los párpados
pesados como juicios
y te secas sin labios
y te duermes sin sueño
y te piensas sin sangre
y te juzgas sin tiempo
y te quedas inmóvil
al borde del camino
y te salvas

entonces
no te quedes conmigo
Öylesine kalakalma
yolun kıyısında
dondurma sevincini
isteksiz sevme
esirgeme kendini şimdi
ne de hiç bir zaman
esirgeme kendini
calma dinginlikle dolmasın içini
ayırma dünyadan kendine
yalnızca sakin bir köşe
gözkapakların inmesin bırakma
yargılar gibi ağırlaşmasın
dudaksız kalma sakın
düşsüz uyuyakalma
kendini kansız sanma
yargılama kendini zamansız

ancak eğer
her şeye karşın
engelleyemezsen bunu
ve dondurursan sevincini
ve isteksiz seversen
ve esirgersen şimdi kendini
calma ve dinginlikle dolarsa için
ve dünyadan ayırırsan kendine
yalnızca sakin bir köşe
ve bırakırsan gözkapakların insin
yargılar gibi ağır
ve dudaksız kurur kalırsan
ve düşsüz uyuyakalırsan
ve kendini sanırsan kansız
ve yargılarsan kendini zamansız
ve öylesine kalakalırsan
yolun kıyısında
ve esirgersen kendini

o zaman
kalamazsın benimle.


http://lauragonzalez.co.uk/2009/05/18/mario-benedetti-rip/




Şebnem Yüce, Anı yazarı (14 Şubat 2009)


Bir Gidiş… Binbir Dönüş…




Aytaç ağabeyim son dört yılda tam 150 kez gitmiş ‘’Kastamoni’’ ye okulun yapımı için…




Biz, bir kez gittik… Açılışı için…

Bebeklerin odasındaydım bana telefon açtığı gün:

-Sakineciğim?
-Sakine değil…Ağabeyin…

Bin bir dönüşün ilki o anda yıllar öncesine… Ağabey özlemine… Bir buluş, yıllar sonra yitirişe…
’’Çok seversem abi derim, sevmezsem enişte’’

Bu sözleri söylediğim yer ne tesadüf ki yine Kastamoni…yaşım on bir- on iki o zaman…
Tam 37 yıl öncesi.. .

37 plakalı VW minibüsle yola çıktık 10 Şubat sabahı saat onda…Yıllarca öncesine…
Vali bey’in yolladığı şoförümüz tam bir Kastamonu Efendisi…temiz yüzlü, nazik, beyefendi…
Yağmurla yıkanıyor Kastamonu’ya giden yollar, tozdan topraktan arınıyor, temizleniyor…
‘’Büyük misafire‘’ hazırlık yapılıyor…
Biz yoldayken Aytaç Eruz Lisesi’nde derste olan öğrenciler kimin geleceğini çok iyi biliyor…
Sevgili Dr. Şükrü amcam gelemedi bu güzel güne, İstanbul'da kalmak zorunda. Ondan, önce Zekiye Teyzeciğimle dönüyoruz yıllar öncesine…Annesinin hevesle ‘’Selaniğe gider gibi ‘’Kastamoniye gelin gidişine… Pek Selanik gibi görünmemiş ilk gün şehir yeni geline, lakin Selanik’te doğmuş Ata’nın 1925’te gelişi ile değişir Kastamonu ‘’baş’’tan aşağı… ben de yola çıkarken iki şapka aldım o sabah yanıma, bir kendime, bir de can arkadaşıma…




‘’Bu yolu babamın arkadaşı Enver Bey bulmuş ‘’ diye anlatıyor Zekiye Teyze tatlı tatlı…’’Eskiden İnebolu’dan gidilirmiş Kastamonu’ya… Annemin ilk gidişi yaylı arabayla… Ecevit’de bir handa konaklamışlar…’’

Ne gelinler ne güveyler geldi geçti bu handan
Herkes bir tas içti Ecevit’te ayranlı çorbadan
Ne koyarsan aşına o gelir kaşığın
a
Sözü yerken gelir pek azının aklına…
Beylerbeyi gelininin yerlerde sıra sıra sıra dizilmiş yatakları görünce başı ‘’tavana’’ çarpmış, aklı başına mı gelmiş, başından mı gitmiş…ama çok sevmiş sonra gelin geldiği ili… Nazenin kızını da yine bir Kastamoni’liye vermiş…

Herr Kastner de yol boyunca bin bir dönüşten nasibini alıyor,Almanya’dan ilk eşi Carola’dan başlıyor anlatmaya… O da adeta ölüyor ilk eşiyle, sonra Arzu ve Alexander Berke ile yeniden diriliyor…hem de ne dirilme…Yolda sesi hepimizi ‘’dipdiri’’ tutuyor…




Herkes pür neşe … Düzce’de mola veriyoruz, çaylar içiliyor, Sakine ile ben ikinci çayları isteyince Aytaç bir daha okul yaptırmaya tövbe ediyor!!!

Arabada bizden başka bir de peri var sanki… Gönlümüzden geçenleri sihirli değneğiyle yapıveriyor… Bu yıl kar yüzü görmemiş İstanbul’lular için yol boyunca iki kez her yeri bembeyaz yapıyor… Karla birlikte yine geçmişin beyaz günlerine geri dönülüyor…

Kah Kadı dağına çıkılıyor, kah Ilgaz’a gidiliyor, kah Karayolları tesisinde ablam evleniyor, bembeyaz bir gelinlik giyiyor… kah 15 yaş hayalleri kar misali bembeyaz yağıyor kış ortasında, buz oluyor donuyor, eriyince toprağa karışıyor, çamur oluyor…

Minibüsümüz Kastamonuya girerken içimi olağanüstü bir heyecan kaplıyor…Avusturya Lisesinde okuduğum yıllarda bir tatil başlangıcı eve gidiyorum sanki…Annem beni Sinan Bey Camii’nin karşısındaki karakolun üstündeki lojmanın balkonunda bekliyor mu acaba? Çay boyunda ilerliyoruz, çok şey değişmiş…
Çay akıyor gerçi, akıp giden zaman gibi…Ama karakolun yerinde yeller esiyor…Gözümü kapıyorum bir an, annemin güzel yüzü yüzüme değiyor… Sezdirmeden yavaşça Zekiye teyzeye dokunuyorum…

’Bir çorba içsek diyor’’ Zekiye Teyze Sakine’ye…’’Sonra da biraz çarşıya insek’’ ‘’Halit’in muayenesinin altında çorbacı var, onu da görürsünüz sonra’’ diyerek Aytaç bizi indiriyor… Dil paçası, Yayla, Mercimek on çeşit çorba… Sıcak , leziz çorba içimizi ısıtıyor…




Çorbadan daha sıcak Halit’in bizi karşılaması… Salim annesine babasına yadiğar bıraktığı 45 çocuğun ortasında, babasının karşısında oturuyor… Çocukluğunda kurduğu hayali gerçekleşmiş, huzurlu, mutlu…

Hana girerken tabelaların arasında Fatih’in diş hekimi tabelası gözüme ilişiyor… İlişi hatıraları canlanıyor…Bahçelere yaptığımız 15 kişilik baskınlardan birinde Fatih’in köylüden gizli topladığımız sebze meyveleri kazağına sarmış hali gözümün önüne geliyor…Kucağında çocuk varmış gibi pışpışlıyor...
Fatih’in çocukları nerdeyse kucağına çocuk alacak yaşa gelmiş…Yıllar simaları değiştirmiş… Gençlik gitti gidiyor misali anılarda yakalanıyor…

Çarşıya çıkıyoruz , yol boyunca Sakine mihmandarlık ediyor… Dedesi Reşit Bey, Reyit Bey sokağının köşesinde bekliyor, eş dost akraba, her binadan bir tanıdık ‘’hoşgeldiniz’’ diyor… Ummadık rastlantılar yaşanıyor… Dibek kahvecisinde Yavuz Yaman, Talat Yaman’in oğlu… Elif, Zeynep Piraye ile kahve içmişliğimiz var… bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var…

Kahve sabahüküm tüfeyli
Lakin olmasın yenli
Döner tiryakinin beyni
Kahveyi ruyi siyahım
Şifadır bedene
Hak rahmet etsin
Bunu icat edene
Bir pir…
Akşam iki sabah bir…


Kahveciden çıkıyoruz, pastırmacıya gidiyoruz… Zekiye Teyzenin okul arkadaşı dükkanın sahibi…
Arkadaşı duvardaki yazıda dile geliyor:

İyi arkadaşım var diye güvenme
Başın sıkıntıya girmeden
İyi eşim var diye güvenme
Maddi sıkıntıya düşmeden
İyi kardeşim var diye düşünme
Araya maddiyat girmeden
İyi oğlum var diye güvenme
Araya gelin girmeden


Neyse ki Kastamonu’da sadece yufkanın arasına pastırma giriyor...
Ertesi gün pastırmacının başını kaşıyacak vakti olmuyor…
Kim bilir bize, Başbakana ve beraberindekilere, ahaliye kaç pide yapıyor…

Nasrullah Camii bir kez su içeni yeniden Kastamonu'da ağırlayan şadırvanı ile bizi seyrediyor. Zekiye teyzemin babası Muzaffer bey ellili yıllarda belediye başkanıyken kazılarını başlattığı Frenkşah hamamı özgün bir lokanta olmuş bugün. Muzaffer beyin ağaçlandırdığı yamaçlardaki çamların üstü pudra şekeli misali karla kaplı.




Çekme helva pek tabii ihmal edilmiyor, o dükkanın da sahibi rahmetle anılıyor, bir saatte kim bilir kaçıncı Kastamoni’linin kulağı çınlatılıyor, kimi evinde, kimi ahrette… Öbür dünyada da acaba hemşehriler bir arada mı oturuyor, İstanbul’daki kahveler misali belki de irem bağında her şehre bir zülal, bir tuğba ağacının gölgesi düşüyor… Eğer öyleyse Kastamonulular arasında baş köşede Seydiler’li Şerife Bacı oturuyor… Üzerinde malum kıyafeti, etli ekmek açarken İnebolu’dan Kastamonu’ya gelişini anlatıyor… Üşümek nedir bilmeyen cennet-i ala sakinlerine donmayı tarif etmek muhtemelen pek zor oluyor…

Acaba Şerife Bacı Öğretmen Evi bu yüzden mi pek sıcak…

Odalarımıza yerleşiyoruz, Ankara’dan misafirleri var Aytaç’ın: Ablası ,eniştesi, kuzeni, yeğeni ve eşi…
Aytaç’ın teyzesi Sahire öğretmen Zekiye Teyze’nin ortaokulda Türkçe öğretmeniymiş, eşi Şeref Erdoğdu Kastamonu Lisesi’nin müdürü… Eğitimci aile kızlarına doğdukları yerin coğrafyasına uygun isimler koymuş… Kuzey, Güney, Kastamoni’de doğanın adı ise Yayla olmuş… Şeref enişte Aytaç’ın Almanya’ya gitmesini en çok teşvik eden kişiymiş… belki de bu günlerin yaşanmasında en çok pay sahibi olanlardan biri… 98 yaşında hasta yatağındaki Sahire teyze ise yeğeni Aytaç’ın yaptırdığı okulun açılışını bekliyor gibi, beklemez mi, aileden biri okul yaptırmış, hem de bir lise… kızı Güney annesinin gözleriyle bakıyor kardeş gibi büyüdüğü kuzenine, onun hislerine tercüman oluyor, Aytaç’a onun kollarıyla sarılıyor...

Okulun açıldığı sabah öbür dünyaya göç eden Sahire Hoca’yı cennette ilk karşılayan Kastamonu Lisesi’ni yaptıran Abdurrahman Paşa oluyor…’’Burda rütbeler farklı’’ diyor…’’Sen de bir Paşa teyzesisin, büyük bir hayır sahibinin… ’’

Sabah kahvaltı sofrasında bu kez Aytaç’ın çocukluk günlerine dönüyoruz…Aytaç karşımda oturuyor gerçi, ama Şükran abla anlatırken Menemen’de ki incir ağacının dalları hafiften rüzgarla hafiften sallanıyor, altında oturan küçük çocuğun kahvaltı tepsisine bir incirin balı damlıyor, ondan o kahvaltının tadı damakta kalıyor…’’İlk hayvan sevgisini de orada tattım ‘’diye ekliyor Aytaç…’’Dıgıl’’la…"
Onun Dıgıl'ı andığı anda o köpeğim bilmem kaçıncı göbekten kaç torunu Kastamonu meydanlarına düşmüş, Aytaç Eruz Lisesi’nin yolunu arıyor!!!




Mahmut Enişte geçen yıl geçirdiği ameliyattan bu yana hayli zor yürüyor, ama kahvaltı masasından durumundan beklenmeyecek bir çeviklikle kalkıyor birden, gidiyor, Aytaç’ın yanına bir iskemle çekiyor ve şöyle diyor:

’Bu yaşıma geldim, bunca şey gördüm, ama senin gibi hevesle varını yoğunu harcayarak memlekete hayırlı bir iş yapan görmedim, seni alnından öperim’’ … Öyle haklı ki Mahmut Bey! Dile kolay: 2.5 Trilyon harcadım diyor Aytaç, kalfa gibi de çalıştım…

O emeğin karşılığını da
Varın siz hesaplayın
Pusulayı da alın
Cebinizde saklayın

Okul yaptırıyorum diye geçinmiş
Parasını da vergiden düşmüş
Aklınca ‘’işini’’ pek bilmiş
İtibar görenler safına geçmiş

Birilerine göstermek üzere…
Çok geçmez düşer yolunuza
Ben diyeyim ‘’arkamızda’’
Siz sanın ‘’önümüzde !!!’’


Açılış günü sabahı Sakine ile bir kez daha Kastamonu içine gidiyoruz…
Bin bir dönüşün bilmem kaçını yaşıyoruz…

Geçmiş günlerin arasından,yaşadıkları evin önünden geçiyoruz…
Büyükbabası Muzaffer beyin beslediği kumrulardan birinin daha o gün için yuvaya döndüğünü görüyoruz…






Kamil Hoca’nın dükkanına giriyoruz…Aytaç’la Sakine’nin okula harcadığı kazan kazan paralar önümüze çıkıyor adeta…
Geri isteseler verirler miydi hiç?

O günün anısına madeni bir para alıyorum Sakine’ye… Kastamonu Devlet Hastanesi'nde Kulak Burun Boğaz Kliniğini kuran, 1957'de Kastamonu DP milletvekili olarak meclise giren ve 60 ihtilalinden sonra, 15 ay hapis yatan babası, Dr. Şükrü Esen'i hatırlatan bir 27 Mayıs 1960 anı parası çıkıyor Sâkine'nin kısmetine. Kısmetini geri çevirmiyor, alıyor çantasına koyuyor üzerinde bütün bu anıların yazılı olduğu parayı. Ansızın 49 yıl geriye gidiyor, Menderes, Polatkan ve Zorlu düşüyor aklına, usulca Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsınlar, diyor.
O da bana bir mecidiye alıyor Osmanlı'nın son dönemlerinden günümüze gelen…
Yaşam inişli, çıkışlı... gelişli, gidişli....

Bir dönüş de Cömert’in Atatürk Eğitim Fakültesi müzik bölümüne girdiği günlere…Şimdi çocukları fırsat vermiyormuş gitar çalmasına, piyanoya oturmasına… Ama olsun, hayaller kuruyoruz, Naz’lı kızını konservatuara yolluyoruz… Zeynep ve Şevket dost sofrasında ağırlıyorlar bizi…ikram edilen yedirilmeden içe sinmeyen pideler, ‘’sinekli’’ ayran , bir de HELVA…

Hac’ca giden her kişinin sofrasında bulunmayan bir şey daha ikram ediliyor:
Herkes onu bozacıdan, şıracıdan alınıyor sanıyor
Oysa o sadece az rastlanan gönüllerde bulunuyor: VEFA

Öyle bir dalıyoruz ki sohbete, geçmişe, telefonları duymuyoruz,bir sofra daha hazırlanmış bize meğerse… Zekiye teyzeyi Bedia Abla’sında bırakmıştık bir gece evvel… Düzce ‘de imrendiği tatlı kabaklarını minibüsteki peri biz gelmeden duyurmuş Bedia Ablasına, Zekiye teyze buluverdi tabağında…. Ahmet Bey, Mürvet Hanım ve Hilmican’la geç saate kadar oturduk, Laleli’de ‘’Banduma’’yediğimiz günleri konuştuk… Yakacık’ta otururuz Sakine ile, bir gün kısmet olursa banduma sofrasına…


Cömert bizi saat bire doğru öğretmenevine bırakıyor…

Tören 14.30 da…herkes onu açılış töreni sanıyor…




Ama bana göre Sakine ile Aytaç’a pek az çifte nasip olan düğün töreni hazırlanıyor…
Herkes en güzel kıyafetlerini giyiyor…
Aytaç takım elbise, Sakine ‘’en değerli takısını’’ takıyor…

Nikahı Başbakan kıyıyor, Vali ve bakanlar şahit oluyor…
Hava bahar gibi …Kış ortasında herkesi şaşırtıyor…
Güneşin gökyüzünden hediye olduğunu gelin görüyor…
Gümüşi kendir tozları konfeti gibi yağıyor…
Çiçekler Amerika’dan Mehmet’ten , Suphi’den geliyor




Gelin ile damat okulun avlusunda elele yürüyorlar…
Davetlilerin pek azı onlara eşlik eden
BİNBİR gece masalının perisini görüyor:
Düğün günü gelin ile damadı…

Yıllar sonra doğacak çocukları, torunları bekliyor….

Beylerbeyi 14 Şubat 2009
Can arkadaşıma ve ağabeyime
Sevgililer günü armağanı

Şebnem Yüce




Şebnem Yüce


Galeriye ulaşmak için buraya tıklayın.



Prof. Dr. Gürkan Arıkan


Prof. Dr. Gürkan Arıkan'dan bir armağan
Ein Geschenk der Ewigkeit von einem geliebten Freund (von Prof. Dr. Gürkan Arıkan)
Bir dostluk öyküsü ve bir sonsuzluk armağanı

Gürkan bey benim Graz'da hayatımı kurtaran doktorum. 2005 bahar döneminde Graz Üniversitesi, Çeviribilim Bölümü'nün davetli konuğuyum, Türkçe bölümünde daha sonra arkadaş olacağım öğrencilerime ders veriyorum. Ciddi hastalanıyorum, ev doktoruna gidiyorum, kanımı kontrol ediyor, kolesterol ve kan değerleri normal çıkıyor, "Sie haben nichts", diyor. Oysa, ben ölüyorum, bacaklarım şişti, yürüyemiyorum, tüm iç organlarım yanıyor, tutuşuyor, en ufak bir harekette ter boşalıyor, elden ayaktan düşüyorum. Bir ay geçiyor ve ben gittikçe kötüleşiyorum. Ev doktorum masaja gidin diyor, masaja gidiyorum, iyi mi geliyor, kötü mü geliyor hiç farkında değilim. Ve ben bu halde ders veriyorum, (Sonra Agnes diyecek ki, Sâkine ya tümüyle iyi olsaydın biz ne yapardık, bizi az buz çalıştırmadın! Agnes haklı, Graz Üniversitesi'nin dersliklerinde o tarihlerde bizde olmayan her türlü olanak var, projeksiyon aleti, bilgisayar, internet bağlantısı, duvara yansıtma olanağı. Ben olanakları ziyan etmemek için tümünden yararlanarak ders yapmaya çalışıyorum) asansöre binemiyorum, nefes darlığı geliyor asansörde, ama elimdeki çanta kitaplarla dolu, çantayı asansöre koyup merdivenlerden ellerimle basamaklardan destek ala, ala çıkıyorum. Agnes benim canım öğrencim, bana yardımcı oluyor. Evine götürüyor, ben sürekli üşüyorum, mevsim yaz, benim üstümde bir manto, Haziran ayının sonundayız, herkes yarı çıplak dolaşıyor, ben ise donuyorum. Babası bahçede benim için ateş yakıyor. Günlerden bir gün, bir akşam, 16.06.2005 tarihinde o halimle çokkültürlülük üzerine bir sunum yapıyorum Graz Doğu Bilimleri Derneğinde. Sonra öğrencilerimle birlikte bir etkinliğe katılıyoruz. Yanımda kat be kat iç çamaşırları var, çünkü sürekli terliyorum ve çamaşır değiştiriyorum. İşte bu etkinlikte Gürkan beyin yanına oturuyorum tesadüfen, herkes müzik dinleyip dans ederken ben böğrüme giren kramplarla yüzümü buruşturarak kendisine dertlerimi anlatıyorum. Beni dinliyor. O haftanın her akşamını Gürkan beyin güzel evinde, şöminenin başında geçireceğimi daha bilmiyorum. Beni Üniversite Kliniğine gerekli gördüğü endokrinolojik tahliller için gönderiyor Gürkan Bey. Gidiyorum, çok ağır hareket edebildiğimden, hemotolojideki doktor hanım biraz çaresiz bana bakıyor. Büyük bir ihtimalle Aids'siniz diyor. Allah, Allah, diye düşünmeye dahi dermanım yok, gizliden gizliye seviniyorum, teşhis kondu diye. Sonra kaldığım eve gidiyorum ve bilmiyorum ki hastane beni arıyor, ölümcül hastayım, ev sahibim bana haber vermiyor, Gürkan bey beni arıyor, çabuk hastaneye gidin, aradılar, acile gitmeniz gerekli diye. Agnes yanımda acile gidiyoruz. Hipotiroid hastasıymışım, normalde 4 olması gereken TSH verisi 198 olmuş. Aslında ölmüş olmam gerekiyor, ama bir şekilde yaşıyorum. Markete gidemediğim için kaldığım evin en yakınındaki ısırganları haşlayıp çorba yaptım kendime son iki hafta, belki de o ısırganlar kurtardı beni, bilemiyorum. Ben, diyorum, hemen Türkiye'ye dönmeliyim. Ne zaman diyorlar, hemen yarın. Biletim alınmış. İyi öyleyse diyorlar, beni bırakıyorlar. Oysa daha bilmiyorum, Türkiye'ye ne kadar zor dönebileceğimi. Durumumu Viyana'da tekerlekli sandalyeyle aktarma yapmak zorunda olduğum için anlattığım ve bana bir tekerlekli sandalye verilmesini rica ettiğim Avusturya Hava Yolları, yolda ölürüm diye beni almak istemiyor uçağa. O halimle büyük bir mücadele veriyorum, sonunda sizi dava edeceğim diyorum, üniversite kliniğindeki Endokronoloji bölümü başkanı hocadan onay alıyoruz, uçakta ölmeyeceğime dair. Sonra öğreniyorum laf anlatması olanaksız memurları bulunan Avusturya Hava Yolları iki ay önce bir tutukluyu Afrika'ya götürüyorlar. Adam itiraz edince, ağzını bandlıyorlar, o sırada burnunu da bandladıkları için, tutuklu yolda ölüyor ve karısı yüksek bir tazminat davası açıyor. Ah, diyeceğim aylar sonra, bir ölseydim, ölseydim de eşim şunların canına okusaydı. Türkiye'ye geldiğimde yeri öpesim geliyor. Sonra altı ay daha sürüyor hastalığım ve iki sene sonra ilaçla da olsa eski halime dönüyorum.
Hastalandığıma bugün artık hiç üzülmüyorum, Haşimoto tiroditi adı konulan bu hastalığım olmasaydı belki de Gürkan bey kadar hoş bir insanı hiç bir zaman tanıyamayacaktım. O benim yaşamıma zenginlik katan biricik bir kaç dostumdan biri oldu.
İşte aşağıdaki satırlar Gürkan beyin daha Türkiye'ye gelmeden önce Graz'da hastanede görev yaparken, bir bayramda bana ve daha sonra Gürkan Beyin de can arkadaşı olacak Şebnem Yüce'ye gönderdiği bir metin. Bir tür bayram armağını. Ben de bu güzel ve anlamlı yaşamı anlatan armağanı sitenin konuklarıyla paylaşmak istedim.

" Ich hatte Nachtdienst. Man rief mich zur Station wegen eines Tumorpatienten. Ich brachte ihn hinaus aus dem Zimmer, bevor er seinen letzten Atemzug tat. Zuerst hat er leiden müssen, dann trat Blut heraus, dann wurde er ganz ruhig, er verblasste, seine Atemzüge wurden immer unauffaelliger. Ich entfernte die Sauerstoffmaske. Die Gesichtszüge lockerten sich, weder Angst, noch Unruhe, noch Verbitterung war zu erkennen, alle seine Mimiks entschwanden. Er wurde ein Teil des Stoffes, auf dem er lag. Wir nahmen die erforderlichen Protokolle auf. Dann eilte ich in die Geburtsstation nach oben, der Muttermund hatte sich zu früh geöffnet, das Wasser trat heraus, wir sputeten, um dem Baby, das zu früh das Licht der Welt erblicken wollte, auf die Welt zu verhelfen. Es würde etwas weinen, dann lachen, dann die Ungewissheit, was alles würde es alles haben wollen, wem alles würde er etwas gutes oder schlechtes antun, vielleicht würde er ein Mensch werden, bei dem die guten Taten schwerer wogen. Der Tod und die Geburt sind nur einige Sekunden. Es ist so, als ob wir die Pläne von anderen verwirklichen würden. Doch wir glauben, dass wir es sind, die das alles lenken und kontrollieren. Es gibt auch einige unter uns, die denken, unsterblich zu sein. In manchen Naechten sehe ich den Beginn und das Ende eines Lebens. Ich wollte Ihnen für die Feiertage diese beiden Eindrücke schicken. Vieles ist daraus ableitbar, für diejenigen, die mit dem Herzen sehen wollen."

* * * * *

Liebe Fr. Eruz!!
Danke für diese pre-mortem Laudatio.
Man muss allerdings sagen, dass das Gute nicht selten durch die Reflektion des Guten im Patienten drinnen entsteht. Daher war es bei Ihnen höchste
Zeit für die Heilung, weil Sie so ein positivwirkender Mensch sind.
Ein Weiteres Thema wäre das Vertrauen, und sich Öffnen (nicht weitere 6 Ärzte fragen). Auch dies ist meist ein wichtiger Schritt zu Heilung.
Wo ich nun seit einigen Monaten in der Heimat praktiziere, sehe ich dass die Gesellschaft und die Individuen am häufigsten dadran erkrankt sind:
an Misstrauen, und Verdacht!
(Leider ist es nicht selten keine reine Paranoya!!)
Abschliessend darf ich meine Freude zum Ausdruck bringen, dass ich mich mit dem Anlass in Ihrem literatur basierten hochintellektuellen menschenliebevollen Elitenkreiss befinden darf.
Danke

Metni 25.01.2011 tarihinde Gürkan Beye gönderdim, izin almak için. Kendisi duyarlı bir insan ve çok iyi bir hekim olarak yukarıdaki metni eklemiş. Bu metni de sizlerle paylaşıyorum. Sevgiyle ve esenlikle kalın (Kuzguncuk, 26.01.2011)


(C) 2008 Tüm hakları saklıdır

Bu sayfayı yazdır