Çevirmenliğe ve Çeviri Eğitimine Yolculuğum


Çevirmenli
ğe ve Çeviri Eğitimine Dolambaçlı bir Yolculuk


Yıllar önce Almanya'da ilk kez duyuyorum "çevirmenlik" sözcüğünü
Yıllar önce Nordrach-Klausenbach'ta ilkokula gidiyorum. Nordrach, Karaormanların göbeğinde bir köy. Büyük bir sanatoryum var, babam orada doktor olarak görev yapıyor. Bize bir lojman vermişler, iki katlı güzel bir evin üst katı. Ev bir yamaca yaslanmış, bu yamaç dimdik aşağıya dogru iniyor, yeniden yukarı doğru yükselmeden önce en dar kısmından ince asfalt bir yol gözüküyor, kıvrıla, kıvrıla kendi yolunu bulan bir yol; yolun tam yanıbaşında da duru bir çay akıyor, kah suyu gürleyen, kah suyu azalan. Ben işte bu yoldan tamı tamına 3 km uzaktaki okuluma yürüyorum her sabahın alacakaranlığında. Dört sınıfın aynı mekanda ders gördüğü köy okulunda dersler 7.30 bazen de 8.00'de başlıyor. Hava daha kapkaranlık, bir anorak almışlardı, içi camgöbeği renginde, dışı lacivert, baklava, baklava dikişli, çift taraflı, upuzun, taa dizlerime inen, yıllar sonra ben büyüdüğümde, erkek kardeşim giyecekti anorağı. İşte o anorağın içinde kaybolup yürürdüm o yolu, anorak benim tek sığınağımdı. Kışın bahara kavuştuğu aylarda dönerken okuldan, çay sağımda kalırdı, kardelenler çıkardı karların arasından, bir de Butterblume'ler olurdu, yalınkat, parlak sapsarı minik taç yapraklı; su berrak, dupduru şırıl şırıl akardı. Bazen de ender de olsa güneş gösterdirdi yüzünü, o zaman karlar pırıl pırıl balkırır, suyun üstü saydamlaşır, yakamozlaşan gümüş bir renk alırdı.

Babam başasistandı, bir de başhekim vardı, Dr. Schulte. Upuzun boylu, yakışıklı bir adam. Onların bizim evin yüz metre kadar uzağında müstakil, sivri çatılı bir evleri vardı. Türkiye'den geldiğimizde bu başhekim birbirinden güzel ve tok sapsarı krizantem yollamıştı anneme, hoşgeldin armağanı olarak. Babam bizden altı ay önce gelmişti, biz sonra trenle Münih'e geldik, oradan babam almıştı bizi, eve vardğımızda hava kararmıştı. Babam oturma odasındaki lambayı yakınca ilkin bu güzel krizantemleri görmüştüm. Başhekimin birbirinden güzel iki kızı vardı, Fernande benle yaşıttı, birlikte oynardık. Fernande'nin şimdi adını anımsayamadığım güzeller güzeli upuzun boylu, incecik bir ablası vardı. Galiba adı Waltraut'tu. Ben Waltraut'a hayrandım. Evlerinde konuşurlardı, Waltraut Heidelberg'e üniversiteye dönecek diye. İşte ilk kez o zaman duydum sözlü ve yazılı çevirinin adının geçtiğini. Waltraut "Dolmetscher" olacaktı, Heidelberg'de çeviri bölümünde okuyordu. O yarımyamalak Almancamla Waltraut'un ileride yapacağı mesleğin ne biçim bir iş olduğunu kavramaya çalıştım.

Evimizin balkonundan karşı yamaca baktığımda geyikleri görürdüm, hemen ardında uçsuz bucaksız, sivri çamlı nefti ağaçlarla kaplı ormanlar başladı ve ben belli belirsiz "Übersetzung", "Dolmetschen" sözcüklerini duyardım Fernande'den, birlikte oyunlar oynarken. Hiç aklıma gelmezdi, bu bölümde günün birinde öğretim üyesi olacağım. Ben hep doktor olmak istiyordum oysa, ama yele kapıldım, karşı koyamadım, bizim neslimiz karşı koymayı pek bilmezdi, yol nereye götürürse oraya giderdi, ben de bu iki sözcüğün peşinden bilinmez bir geleceğe doğru gidecektim.

Daha sonra Krefeld'e taşıdık, babam üniversite kliniğinde kendi branşında bir iş bulmuştu. Önce dik merdivenli Frau Meier ve eşinin işlettiği bir Konditorei (pastane) üstünde iki odada kaldık. Tuvalet dışarıdaydı. Annemler bir odada kalıyorlardı, orası aynı zamanda oturma ve yemek odamızdı, ben ve kardeşim öteki odada yatıyorduk. Odalar möbilyalıydı. Çekyatları ilk kez orada görmüştüm, üstü güzel kadife kaplı çekyatlar gündüz kanape oluyordu, gece de yatak. Sonra belediye bize bir daire verdi Fischeln'de, oraya taşındık. Türkiye'den konuklarımız geliyordu. Günlerden bir gün Tevfik Bey amcalar geldi. Tevfik beyamca iş adamıydı, Krupp firmasıyla bir iş görüşmesi yapması gerekiyordu. Sakine, hadi gel, seninle gidelim, beni zaten anlamazlar dedi. Hiç, düşünmedim, daha 14 yaşındaydım, yanısıra gittik Krupp firmasını. Orada ne yaptık, ben nasıl yardımcı oldum Tevfik Beyamcaya hiç anımsamıyorum. Ama, Tevfik Beyamcanın işi olmuştu, bana çok güzel bir Dual marka taşınabilir bir pikap aldı. Her ne kadar ayni de olsa , bu benim çevirmen olarak emek vererek alın teriyle kazandığım ilk paramdı. Ama ben hiç bir şeyin ayrımında değildim. Her şey doğal akışı içinde sürüp gidiyordu, hatta şaşırmıştım, bu pahallı armağanı neden bana aldı Tevfik Beyamca diye. Sonra plakları çaldım bu güzel alette. Rahmetli büyükbamamın düzenli aralıklarla bize gönderdiği kuruyemiş, ciklet, kuru sebze ve biriktirilmiş Türkçe gazetelerle dolu mucize paketlerden zaman zaman 45'lik küçük plaklar da çıkmaya başladı.

Sonra unutacaktım tüm yaşamımı kuşatacak bu iki sözcüğü, taa 1978 yılına değin tenime değmeyecekti bu kavramlar. Yel beni önüne katıp esecekti, işletme bölümünden Alman Dili ve Edebiyatı ve İngiliz Dili ve Edebiyatı'na geçecektim Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi'nde, sonra İstanbul'da bu kez Alman Dili ve Edebiyatı ve Avrupa Sanat Tarihi ve Pedagoji eğitimini alıp bu bölümlerden mezun olacaktım. Yel ters yönde estiğinde kendimi Almanya'nın tam merkezinde, bugün bir finans merkezi olan Frankfurt am Main kentinde buluverecektim.



Almanya'da Devlet Çevirmenlik Sınavı ve Yeminli Çevirmenlik


Okullarda ve yüksek okullarda Türkçe ve Almanca dersleri verecektim, konsoloslukta başkonsolosun sekreteri olarak çalışmaya başlayacaktım. Sürekli çeviri yaptığım halde, hiç ayrımında olmayacaktım son sürat bu mesleğe doğru ilerlediğimi. 1978'de Bonn Ticaret Odası'nda devlet çevirmenlik sınavlarına (www.ihk-bonn.de/fileadmin/dokumente/ .../Uebersetzer/infoblatt1.pdf) girecektim hala ayrımına varmadan çevirmen olduğumun ve sürekli olacağımın. Yıllar sonra hep iyi bir dost, bir bilim insanı ve iyi bir insan olarak anımsayacağım Hans Vermeer'in görev yapacağı Heidelberg'deki çeviri bölümünü ise hiç aklıma dahi getirmeyecektim. Sonra Frankfurt Eyalet Mahkemesi Başkanlığı (www.sachsen-anhalt.de/LPSA/fileadmin/.../HE_RdErl.pdf -) nezdinde yemin edecek ve yetkin yeminli çevirmen olacaktım. Sonra her bir işi yapmama karşın çok düşük bir ücretle gece gündüz çalıştığım, ancak çok önemli deneyimler kazandığım Frankfurt Başkonsolosluğundan ayrılıp serbest çevirmen olarak çalışmaya başlayacağım, Frankfurt'un en işlek muhitlerinden birinde bir büro açacaktım.


Çeviri Büroma gelen ilk müşterim


İlk müşterim geldi. Eşimin çalıştığı şirket büro mobilyalarını yeniliyor, eski büro mobilyalarını bize veriyorlar. Çok seviniyorum, artık bir masam, kavuniçi elektrikli bir daktilom var. Büromuz büyük, daha önce Ziraat Bankası vardı burada, şimdi biz varız. Bir öne bakan kocaman bir oda, bir de arkaya bakan bir oda, arada açık mutfak ve banyo var, kiramız 1600 DM. İlk müşterim genç bir işçi, bir belge çevirtiyor. Nasıl para isteyeceğimi bilemiyorum. Soruyor, ne kadar diye. Ben şaşırıyorum, hiç alışık değilim para almaya. Yanınızda ne kadar varsa, o kadar verin, diyorum. 15,- Mark veriyor. Oysa ben bu işin vergisi ve gideri olduğunu hiç düşünmüyorum, sanki o 15,- Mark net kârmış gibi geliyor bana. Bunun böyle olmadığını sonra öğreneceğim. Allahtan, Alman makamları beni çok sık çağırıyorlar, genelde mahkemeler ve çok iyi bir ücret ödüyorlar. Biliyor musunuz, Almanya'da çevirmen ücretleri çok iyi düzenlenmiştir. Bugün 6000'in üstünde üyesi bulunan bir çevirmen derneği olan BDÜ (www.bdue.de/) düzenler bu ücretleri resmi mercilerle işbirliğine giderek. Benim çevirmenlik yaptığım zaman saat ücreti 40,- ile 50,- Mark arasındaydı, ancak 10 dakikalık bir işe gidilse dahi, 2 saatlik ödeme yapılırdı, çünkü yolda geçen zaman da hesaplanır ve ilgili düzenlemelere göre çalışma süresi yeni bir saate kayarsa ve yeni saate 10 dakika dahi olsa, o saatte çalışılmış gibi ödenirdi.

Sonra bana bir daktilo siparişi veriyoruz. IBM, kocaman bordo bir daktilo, safi demir, Alman Malı. İki ay bekliyoruz, çünkü Türkçe karakterler de olacak üstünde. 4 farklı karakter kullanabiliyorum. Üstünde toplar var, toplarda farklı karakterler bulunuyor, toplar takılıp çıkarılabiliyor, toplar yazı yazarken fır fır dönüyor. Gurur duyuyorum bu devasa fiyatı 2000 Mark'a yakın daktilomla. Seksenli yıllardayız, o tarihlerde daha bilgisayarın esamesi okunmuyor. Kopya kağıdı ile yazıyorum, en üst sayfadaki yazım yanlışlarını düzeltebiliyorum bir bandla, ancak alttaki nüshalarda öyle bir şansım yok. Bir nüshasını büromda saklamak zorundayım. Bir kaç yıl sonra galiba Xerox marka bir fotokopi aleti satın alıyoruz da iki nüsha isteyen müşteriler için her defasında yeniden metni yazmaktan kurtuluyorum.


Müşterilerle bir kaç anı


Bir müşterim daha var, Hıdır. Hıdır upuzun boylu, görürseniz konsolos sanırsınız. Hıdır'ı çok seviyorum, o bir yerde benim ilk göz ağrım. Hıdır bir ev alıyor, ben de noterde onun çevirmenliğini yapıyorum, sonra Hıdır da bizi çok seviyor ve sık, sık büroyo geliyor, kah eşimle sohbet ediyor, kah ben ona bir çay ikram ediyorum. Hıdır sık, sık bir daire satın alıyor ben de noterde çevirmenliğini yapmayı sürdürüyorum. Yıllar sonra Hıdır'ın iki eşi ve 20 çocuğu olduğunu öğreneceğim. Gülerek diyor ki bana, tercüman hanım, çocukların hepsi benim değil, kardeşlerimin, ama biliyorsunuz - bir ara verip gülüyor biraz - işte öyle üstüme geçiriverdim, eh biliyorsunuz, fena para alınmıyor. Yıllar sonra Alman devleti Türkiye'deki çocuklara çok daha düşük çocuk parası verecektir.

Bir müşterim daha var, Kürt kökenli. Mahkemede çevirmenliğini yapıyorum, bana, yüzüme baka baka, "dercüman bey" diye hitap ediyor kendi aksanını kullanarak. Hiç bozuntuya vermiyorum, davayı ona anlatmaya devam ediyorum. Müşterimin adını anımsamıyorum şimdi. Poturlu, iri yarı bir adam. Bir gün ben büronun arka odasındayım, müşterimin sesini duyuyorum, eşimle konuşuyor yine aksanlı. "Dercuman bey nirde?", diyor. Eşim, "ben de sana yardım ederim", diyor. "Yogh", diyor, "Mahkemede bi garı vardı, ben onu istirem, dercüman garı.". Eşim anlıyor, "Nah, oturasın şuraya, o garı, benim garı", diyor. Müşteri şaşırıyor. "Vıh, sen de bizim oradansın". Eşim askerde öğrenmiş biraz Kürkçe, onu satıyor müşteriye. Sonra ben duyup geldim, mahkemeden kağıtlar gelmiş, o kağıtları onun anlayacağı bir dile çevirdim, o günlük gitti, ama her bir işi olduğunda yine gelip önce eşimle yarenlik edip, sonra bana elindeki kağıtlarda ne yazdığını sorardı.

Konsoloslukta çalışırken de vatandaş görevlilere "garı" ve "herif" diye nitelendirirlerdi. Onların, sözlüğünde bu sözcükler, kadın, erkek anlamına geliyordu. Bir gün arkadaşım ve Fransız sekreter Christiane ağlaya ağlaya yanıma geldi, Christina çat pat Türkçe de öğrenmişti. "Ne oldu", dedim, "Bana gızıl saçlı garı", dedi adamın biri demişti, ben de ona onların sözlüğünde bunun kötü bir şey olmadığını anlatmaya çalışmıştım. Ama Christiane cok kırılmıştı. Eğitim ateşine göndermiştim bir gün bir vatandaşı, dönüp sormuştu, "üst kattaki sakallı herife mi gidcem?" diye.

Bir müşterimiz daha vardı, bugün gibi gözümün önünde, soyadı Yasemin'di. Halim selim bir adamcağız. Her cumartesi günü gelir, o hafta hangi resmi mercilerden yazılar gelmişse bize sorardı bunların ne olduklarını, işlerini biriktirir bize yaptırırdı. Üç farklı işte çalışıp dur durak bilmeden Türkiye'de rahat bir yaşam sürmek için para biriktirirdi. Umarim, istediği rahata kavuşabilmiştir.

Bir müşterim daha vardı, çocukları olmuyordu, Türkiye'den bir çocuğu üzerlerine geçirdiler, onun işlemleri vardı. Eşimi inşaatlardan tanıyordu, işi olduğu zaman geliyordu. Müşterim Karadenizliydi ve hiç anlaşılmayan bir şive konuşurdu. Belki de gerçek Lazca konuşuyordu da biz anlamıyorduk. Evlat edindiği oğlan da tıpkı kendisine benziyordu, sapsarı, al yanaklı, sivri burunlu. Bir gün yine geldi, Almanca adları da Lazcalaştırarak konuştu, konuştu gitti. Gartenpfortenweg adresinde oturuyordu, bana adresi de kendi aksanıyla "Cartenfortenweyş" diye söylemişti. Başka bir müşterim döndü bana sordu, siz İtalyanca da biliyor musunuz diye. Onu İtalyanca konuşuyor sanmış.

Büroda daha önce Ziraat Bankası'nın bulunduğunu daha önce belirtmiştim. O tarihlerde Türk bankaları doğrudan para almazlardı, Türkiye'ye çıkarılacak bir havale önce Alman postanesine gidilir, ödeme yapılır, ödeme yapıldığına ilişkin belge bankaya getirilir, ondan sonra işlem yapılırdı. Ziraat Bankası'nın müşterileri de bankada otururken bu işi bankanın bir memuru üstlenir ve yakındaki bankaya bu miktarları yatırıp makbuzu getirirdi. Biz bu mekana geçtikten sonra bankanın müşterileri gelmeye devam ettiler. Uzun süre bizi banka sandılar ve inanmak istemediler. İçeri girerler, şöyle bir etraflarına bakarlar, sonra onlara genelde masa yakınında bulunan bir sandalyeye otururlar, çantalarını açarlar ve para saymaya başlarladı. Ben bu süreçte genelde bir şey söyleyemezdim, o kadar emindiler ki, bizim banka olduğumuzdan. Sonra bana dönerler, kızım bak şu parayı şu adrese göndereceksin, hadi git, ödeyip geliver derlerdi. Sonra ben anlatmaya çalışırım, benim banka memuresi olmadığımı, anlamazlar, "sen de pek nazlanıyorsun, yeni misin, nesin, senden önceki memur hanım hemen hallediverirdi, ne var ki bunda", derlerdi. Onlar parayı uzatır, masanın üstüne korlar, ben geri verirdim sürekli. Eski banka müşterileriyle bu şekildeki muhabbetimiz yaklaşık bir yıl devam etti.


Toplantı neyin nesi diye sormak ve "Hayır diyebilmek", üzerine acı bir deneyim


Konsolosluktan yeni ayrıldım, bir türlü bırakmak istemiyorlar. Büronun masraflarını gösterdim, bir hafta falan oluyor ayrılalı, başkonsolos telefon ediyor. Sakine Hanım, Ticaret Odası'nda küçük bir toplantı var, çevirmen olarak gelir misiniz diye. Eşimde kısaca görüşüyorum, neden olmasın, küçük bir toplantıymış diyoruz. Ben döpiyesimi giyiyorum ve Frankfurt am Main Ticaret Odası'na gidiyorum, daha genç ve çok deneyimsizim. Ticaret Odası'ndan içeri giriyorum, beni karşılıyorlar, beş, altı daha sonra kim olduklarını öğreneceğim beyle birlikte asansöre biniyoruz. Başkonsolok da bu beylerin arasına. İyi, diyormu, içimden, herhalde bu beylere çevirmenlik yapacağim. Beyler iniyorlar asansörden, hep birlikte bir yere doğru yürüyoruz. Ben bir odaya gireceğiz diye beklerken, iki kanatlı bir kapı açılıyor önümüzde, yaklaşık 80 kişinin yuvarlak bir masa etrafında oturduğu, gazetecilerin ve televizyon kanallarının kameramanlarının bulunduğu kocaman bir salona giriyoruz. "Tanrım, acaba nasıl kaçabilirim? ", diye düşünüyorum. Ben daha sonra bakan olduğunu öğreneceğim Mehmet Yazar'ın sağ yanına oturturuluyorum. Tek kadın benim, o tarihlerde daha genç ve güzelim, gazetecilerin de hoşuna gidiyor, farklı sima görmek, sürekli benimle bakanın resimlerini çekiyorlar. Birden, hiç anlamadığım bir konuda konuşmalar başlıyor. Konu : KOBİ'ler, ve sürekli kısaltmalarla konuşuluyor. "Tanrım, yer yarılsa da, yerin dibine girsem" diye düşünüyorum. Elimden geldiği kadar çevir yapıyorum, aslında pek bir şey yapamıyorum. Oysa yanlarında konuyu bilen çevirmen getirmişler. Konuyu bilmeden çeviri yapmak neredeyse olanaksız.
Bu bana büyük ve çok acı bir ders oluyor, bir daha konuyu bilmeden ve konuya hazırlanmadan hiç bir sözlü çeviriye gitmiyorum.
O haftaki bültende ben ve sayın bakan yanyana oturuyoruz. Allahtan çevirinin niteliğinden hiç bahsedilmiyor bu bültente.

1986'ya kadar gece, gündüz yeminli çevirmen olarak görev yaptığım Frankfurt'ta hakimlerden, polislerden, noterlerden, bankalardan, resmi Türk makamlarından ve vatandaşlarımdan çok iyi dostlar edinecek ve ekonomik ve belki daha da önemlisi kültürel sermayemi arttıracaktım. Ancak hâlâ ayrımında değildim, çevirmenlik için ayrı bir eğitim verildiğinin üniversitelerde.


Akademik Çeviri Eğitimi'ne giden Türkiye Serüvenim Başlıyor


İstanbul Üniversite'nde göreve başlıyorum
Akşit Göktürk ve Angela Göktürk'ün Bölümü

1986'da Türkiye'ye döndüğümüzde kader beni yüreği pırıl pırıl biriyle karşılaştıracaktı. Aslında ilk karşılaşmamızda, ondan bir menfaat umduğumu sandığı için, bana ters davranacak, sonra birbirimizi tanıdıkça birbirimizi sevmeyi öğreneceğimiz sevgili hocam, Türkiye'de çeviri kavramını ilk kez özerk bir konumda ele alan Akşit Göktürk'ün eşi, Pia Angela Göktürk ile karşılaşacaktım. İstanbul Üniversitesi'nin Yabancı Diller Bölümü, Almanca biriminin başında bulunan Angela hanım ilk yıllarda, yabancı dil kitapları yeterli gelmediği için, bana sayfalarca alıştırma hazırlatacaktı. O tarihlerde üniversitelerde daktilo dahi yoktu, 1987'nin ilk ayları çok karlı geçmişti İstanbul'da, ama ben her gün daktilomu Beylerbeyi'nden Süleymaniye'ye taşımıştım. Bırakmaya çekiniyordum okulda, kaybolur diye.

Aslında alıştırma hazırlama işine aşikardım. Frankfurt Halk Yüksek Okulu'nda yetişkinlere Türkçe dersi verirken de kitap yeterli değildi, aslında kitap daha yoktu bile, o zaman da sayfalarca bu kez Türkçe alıştırma hazırlamıştım öğrencilerim için. Yabancı Diller okulunun öğrencileri ilginçtir, farklı farklı bölümlerden gelirler ve aslında onlara iyi not almaları dışında hiç bir karşılık beklenmeden bir nimetin sunulduğunun hiç mi hiç ayrımında değildirler. Kıt kanaat geçerler derslerden ve yabancı dili öğrenemediklerinden şikayet ederler sürekli. Oysa yıllar sonra tonlarca para verip kurslara gideceklerinin daha ayrımında değildirler.


(C) 2008 Tüm hakları saklıdır

Bu sayfayı yazdır