AnasayfaÇalışma alanlarıÜyeliklerimYayınlar ve etkinliklerÇeviribilimsel kaynaklarYaşam ÖykülerimÖykülerimÇevirilerYazılarım

Genel:

Anasayfa

Duyurular

Fotoğraf köşesi

İletişim

Popüler bilim köşesi

Popüler linkler

Seminer köşesi

Site Haritası

Sosyal ağ

Şiir Köşesi

Öğrencilerden gelenler

Ziyaretçi defteri

Nazım Hikmet


Ceviz Ağacı

Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.
Yüz bin yürek gibi çarpar,
çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu

1911-1975
Sanatçı, şair, yazar, çevirmen, yayıncı, ...

Unkapanı'nda dolaşın bir nefeslik, İMÇ'nin dış
duvarları onun olağanüstü güzel ve olağanüstü
hiç kimsenin görmediği eserleriyle süslüdür renk
renk.....

Onun şiirleri resimdir, resimleri ise şiir, masalları
her ikisi, çevirileri ve öyküleri de öyle....

Eserlerinden kucak dolusu insanlık tüter buram
buram....
görmesini bilenin yüreğine akan...


İstanbul Destanı

İstanbul deyince aklıma martı gelir
Yarısı gümüş, yarısı köpük
Yarısı balık, yarısı kuş
İstanbul deyince aklıma bir masal gelir
Bir varmış, bir yokmuş

İstanbul deyince aklıma Gülcemal gelir
Anadolu'da toprak damlı bir evde
Gülcemal üstüne türküler söylenir
Süt akar cümle musluklarından
Direklerinde güller tomurcuklanır
Anadolu'da toprak damlı bir evde çocukluğum
Gülcemalle gider Istanbul'a
Gülcemalle gelir

İstanbul deyince aklıma
Bir sepet kınalı yapıncak gelir
Şehzadebaşı'nda akşam üstü
Sepetin üstünde üç tane mum
Bir kız yanaşır insafsızca dişi
Boyuna posuna kurban olduğum
Kalın dudaklarında yapıncağın balı
Tepeden tırnağa arzu dolu
Sam yeli sögüt dalı harmandalı
Bir şarap mahzeninde doğmuş olmalı
05.04.2011, Unkapanı

Bu çokkültürlü sanatkar, bilimadamı, yazar ve
çevirmenden bir İstanbul Destanı armağanı,
destanının sonunda der ki Eyüpoğlu :

"Ey benim dev memesinde cüceler emziren
acayip memleketim..."
Şehzadebaşı'nda akşam üstü
Yine zevrak-ı derunum
Kırılıp kenara düştü
İstanbul deyince aklıma Kapalıçarşı gelir
Dokuzuncu Senfoniyle kolkola
Cezayir marşı gelir
Dört başi mamur bir gelin odası
Haraç mezat satılmakta
Bir gelinle güvey eksik yatakta
Köşede sedef kakmalı tombul bir ut
Tamburi Cemil Bey çalıyor eski plakta
Sonra ellerinde şamdanlar nargileler
Paslı Acem kılıçları
Amerikan kovboyları
Eller yukarı

Ne kadar da beyaz elbiseleri
Amerikan deniz erleri
Kocaman bir papatyadan yolunmuşlar gibi
Sütten duru buluttan beyaz
Beyazın böylesine ölüm yakışır mı dersin
Yakışmaz
Bir okuyun, İstanbul'a o dönemlere yönelik
ayna tutan İstanbul Destanı'nı, o gün bu
gündür ne değişmiş bu diyarlarda, ne yok olup
gitmiş neler eklemlenmiş ve hiç değişmeden
aynı kalmış Türkiye'nin yansıması, tükenmez
sonsuz kentin dokusuna...

Kuzguncuk, 08.04.2011

Ressam, şair, çevirmen, öğretmen, sanatçı
Bedri Rahmi Eyüpoğlu Trabzon milletvekilii
Mehmet Rahmi Eyüboğlu oğlu, . Türk
aydınlanmasının öncülerinden, çevirmen,
yazar Sabahattin Eyüboğlu ve ilk kadın
mimarlardan Mualla Eyüboğlu'nun kardeşi,
ressam Eren Eyüboğlu'nun eşidir ve
yazma sanatçısı Mehmet Eyüboğlu'nun
babasıdır. Mualla Eyüboğlu Eyüboğlu, 2001
yılında vefat eden Alman Türkolog ve tarih
araştırmacısı Dr. Robert Anhegger ile evliydi.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu kardeşleri gibi
Türkiye'nin katman katman çokkültürlü
tarihini evinde barındıran ve yaşatan
bir ailede yetiştir. Annesi Lütfiye Hanım
Pulathaneli bir ağa kızıdıydı, eski yazı biliyor,

ilahiler, türküler , masallar ve bilmeceler
söylüyor çocuklarına ve Yunus'u ezbere
biliyordu.
Ama harbederken onlara
Bambaşka elbiseler giydirirler
Kan rengi, barut rengi, duman rengi
Kin tutar kir tutmaz
İstanbul deyince aklıma
Kocaman bir dalyan gelir
Kimi paslı bir örümcek agı gibi
Gerinir Beykoz'da
Kimi Fenerbahçe'de yan gelir
Dalyanda kırk tane Orkinos
Kırk değirmen taşı gibi dönmektedir
Orkinos dediğin balıkların şahi, Orkinos mavzerle gözünden vurulur
Denizin içinde agaçlar devrilir
Kan çanağına döner dalyanın yüzü
Camgöbegi yeşili bulanır
Bir çırpıda kırk Orkinos
Reisin sevinçten dili dolanır
Bir martı gelir konar direğe
Atılan Kolyosu havada yutar
Bir başkasını beklemez gider
Balıkçı gülümser tatlı tatlı
Adı Marikadır bu martının der
Her zaman böyle gelir böyle gider
İstanbul deyince aklıma Adalar gelir
Dünyanın en kötü Fransızcası orda harcanır
Çalımından geçilmez altmışlık madamların
Agzi dili olsa da tenhadaki çamların
Görüp göreceği rahmeti anlatsa insanların

İstanbul deyince aklıma kuleler gelir
Ne zaman birinin resmini yapsam öteki kıskanır
Ama şu Kızkulesinin akli olsa
Galata kulesine varır
Bir sürü çocukları olur

İstanbul deyince aklıma
Tophane'de küçücük bir sokak gelir
Her Allahın günü kahvelerine
Anadolu'dan bir sürü fakir fukara gelir
Kimi dilenecek dilenmesine utanır
Kiminin elinde bir süpürge peyda olur uzun
Dudaklarında kirli paslı bir tebessüm
Unkapanı, İMÇ, 05.04.2011, saat 19.00

Bedri Rahmi Eyüpoğlu Güzel Sanatlar
Akademisi'nde başlayıp Paris'te sürdürdüğü
resim öğreniminin ardından yurda dönmüş
ve yaşamı boyunca Güzel Sanatlar
Akademisi'nde ders vermiştir. Yazma, gravür,
seramik, heykel, vitray, mozaik, hat, serigrafi,
litografi gibi birçok formlarda eserler
üreten sanatçı, geleneksel süsleme ve halk
el sanatlarında seçtiği motifleri yapıtlarında
Batı’nın teknikleriyle birleştirerek kullandı.
Şiirlerinde de halk kaynağından beslendi;
masallardan, söylencelerden, türkülerden
yararlanarak, doğa tutkusunu, insan sevgisini,
yaşama sevincini, toplumsal sorunları yansıttı.

Eyüpoğlu ailesinin tüm bireyleri Türkiye'nin
o dönem yetiştirdiği çokkültürlü çevirmen,
yazar, sanatçı, öğretmenlerdi.

(http://www.bedrirahmi.com/)
Çöpçü olmuştur bugüne bugün
Kiminin sırtında perişan bir küfe
Kiminin sırtında nakışlı semer
Şehrin cümbüşüne katılır gider
Kalın yağlı bir kolana koşulur
Piyano taşırlar omuz omuza
Kendinden ağir yükün altında adamlar
Balmumu gibi erir dururlar
Sonra kanter içinde soluk alırlar
Nazik eşya nazik hamallar ister neylersin
Ama onlar kadar piyanoyu ciddiye alırlar mı dersin
Nazdan nazik çiniden bilezik eller
Derken
Karşı radyoda gayetle mülayim bir ses
Evlere şenlik Üstad Sinir Zulmettin
Hacıyağına bulanmış sesiyle esner:
Gamı sadıyı felek
Böyle gelir böyle gider

İstanbul deyince aklıma
Stadyum gelir
Güne güneşe karşı yirmibeşbin kişi
Hepsinin dudağinda Istiklal Marşı
Bulutlar atılır top top pare pare
Yirmibeşbin kişilik bir aydınlık içinde eririm
Canım ağzıma gelir sevinçten hilafsiz
Isteseler bir gelincik gibi koparır veririm

İstanbul deyince aklma
Stadyum gelir
Kanımın karıştığını duyarım ılık ılık
Memleketimin insanlarına
Daha fazla sokulmak isterim yanlarına
Ben de bağırırım birlikte
Avazım çıktığı kadar
Göğsümü gere gere
Ver Lefter'e yaz deftere

Stadyum gelir
Istanbul deyince aklıma
Binlerce insanın aynı anda
Aynı şeyi duymasından doğan sevincin
Heybetini düşünürüm
Birbirine eklenir kafamda
Binler yüzbinler milyonlar
Sonra bir mısra havalanır ürkek
Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar

İstanbul deyince aklıma
Yahya Kemal gelirdi bir eyyam
Şimdi Orhan Veli gelir
Demindenberi dilimin ucundasın Orhan Veli
Demindenberi senin tadın senin tuzun
Senin şiirin senin yüzün
Yaralı bir güvercin misali
Başımın üstünde dolanır durur
Gelir sessizce konar bu şiirin bir yerine
Neresine mi arayan bulur
Erbabi bilir
Deli eder insanı bu şehir deli
Kadehlerin çınlasın Orhan Veli

İstanbul deyince aklıma Sait Faik gelir
Burgaz adasında kıyıda
Mavi gözlü bir çocuk büyür döne döne
Mavi gözlü bir ihtiyar balıkçı gencelir küçülür
Ikisi bir boya geldi mi Sait kesilirler
Bütün Istanbul'u dolaşırlar elele başbaşa
Ana avrat küfrederler uçan kuşa eşe dosta
Sivriadada da martı yumurtası toplarlar çilli çilli
Ziba mahallesinde gece yarısı
Sabaha Galata'dan geçer yolları
Maytaba alacakları tutar kahvede
Zararsız bir deliyi
Ula Hasan derler gazeteyi ters tutaysun
Çaktırmadan gazetesini tutuştururlar fakirin

Sonra oturup sessizce ağlarlar

İstanbul deyince aklıma
Sait Faik gelir
Taşinda toprağında suyunda
Fakirin fukaranın yanıbaşında
Bir kalem bir bilek bilendikçe bilenir
Kildan ince kılıçtan keskin
Hep iyiden güzelden yana
Hep kimsesizlerin

İstanbul deyince aklıma
Sait'in son yılları gelir
Hey Allahim en güzel çağında Sait'e
Dört beş yil ömrün kaldı denir
Sait Sait olur da nasıl dayanır
Mavi gözlü çocuk boşverir ölüm haberine
Ihtiyar balıkçı pis pis düşünür
Bir zehir yeşilidir açılır
Bir yeşil ki ciğerine işler adamın
Bir yeşil ki kasip kavurur
Küçük mavi çocuk
Ihtiyar balıkçı
Ve dilimize bulaşan zehir yeşili
Istanbul çalkalandıkça bu denizlerde dipdiri
Dilimiz yaşadıkça yaşasın Sait'in şiiri

İstanbul deyince aklıma
Sabiyem gelir
Sabiyem boynundan büyük bir demetle
Sariyer'den gelir Pendik'ten gelir
Bahar nereden gelirse velhasıl
Sabiyem oradan gelir
Ne delidir ne divane
Aslını ararsan çingenedir
Tepeden tirnağa güneştir
Topraktır
Anadır
Analar içinde bir tanedir
Biri sırtında biri memesinde biri karnında
Karnı her daim burnundadr
Canını mendil gibi takar dişine
Yürekten birşeyler katar işine
Bir ucundan girer şehrin ötekinden çikar
Alçakgönüllüdür Sabiyem
Hem masa satar, hem göbek atar
Ver bir çeyrek güzelim der
Neyse halin o çiksin falın
Cani çıkar Sabiyemin falı çıkmaz
Sonra anlatir dün gece başına gelenleri
Görürüm üryamda bir sarı yılan
Cenabet ugraşır durur benimlen
Uyanır bakarım benim bebeler
Yatağin ucuna kaymış
Ayagımın parmaklarını emer

İstanbul deyince aklıma

Bir basma fabrikası gelir
Duvarları uzun masaları uzun sobaları uzun
Dal gibi dalyan gibi kızlar çalışır bütün gün ayakta
Kanter içinde mahzun
Yüzleri uzun elleri uzun günleri uzun
Fabrikada pencereler tavana yakın
Al topuklu beyaz kızlar dalga geçmeyin
Dişarda ağaçlar dizi dizi
Duvarlar duvarlar uzun duvarlar
Niçin ağaçlardan ayırdınız bizi
Dışarda tarlalar turuncu asfalt mosmor
Dışarda dışarda dışarda
Mevsim gürül gürül akıp gidiyor
Ondokuz yaşında Eyüplü Gülsüm
Dalmış beyaz köpüklü akışına ipeklilerin
Kötü kötü düşünüyor
İpeğin akışına doyum olmaz
Ama gel gör ki ipekli emprimeden oğlana don olmaz
Bir top Amerikan bezi sakız gibi beyaz
Bir top Amerikandan neler çıkmaz
Perdeler yatak çarşafları çoluğa çocuğa çamaşır
Sakız gibi ağarmış bir top Amerikan bezi
Gülsüm'ün gözleri kamaşır
Üçüncü oğlanı doğururken Gülsüm
Bir top Amerikana hasret sizlere ömür
Gülsüm'lerin sürüsüne bereket
Yerine bir Gülsüm'cük bulunur elbet
Gider Gülsüm gelir Gülsüm
Azrail ettiğin bulsun

İstanbul deyince aklıma
Ağzına kadar sogan yüklü bir taka gelir
Sülyen kırmızısı üstüne zehir gibi yeşil
Samsun'dan Sürmene'den Sinop'tan
Yaz demez kış demez mutlaka gelir
Kirli yelkeninde yeni bir yama
Demirinin pası gelir dilime
Nabzımda duyarım motorunun hızını
Canımın içine sokasım gelir
Iri kalçaları pullu deniz kızını

İstanbul deyince aklıma
Takalar gelir
Alçakgönüllü kalender
Ya Peleng-i Deryadır adları ya Şimşir-i Zafer
Istanbul deyince aklıma
Koca Sinan gelir
On parmaği on ulu çınar gibi
Her yandan yükselir
Sonra gecekondular gelir ardısıra
İsli paslı yetim

Ey benim dev memesinde cüceler emziren acayip memleketim

Cebrail Keleş


Kastamonu'ya Mektup

Burada yağmur yağıyor betondan ormana
Karışıyor siyah asfalta
Ben....
Yağmurun yıkadığı, taşlı sokaklarını özledim
o taşlı sokakları yıkayan yağmurlarını özledim.

Alışamadım buranın rüzgarlarına,
Yakın gibi görünen uzak dağlarına.
Ben.............
Soğuk rüzgarların üşüttüğü dağlarını özledim
O dağları üşüten soğuk rüzgarlarını özledim.

Burada evler var büyük ve lüks.
Araları ayrık sanki küs
Ben...
Birbirine yaslanmış eski ahşap evlerini özledim
O evlerde yaşayan can dostlarımı özledim.