AnasayfaÇalışma alanlarıÜyeliklerimYayınlar ve etkinliklerÇeviribilimsel kaynaklarYaşam ÖykülerimÖykülerimÇevirilerYazılarım

Sosyal paylaşım:

Web günlüğü

Ziyaretçi defterim

Döküman paylaşımı

Genel:

Anasayfa

Duyurular

Fotoğraf köşesi

İletişim

Popüler bilim köşesi

Popüler linkler

Seminer köşesi

Site Haritası

Sosyal ağ

Şiir Köşesi

Öğrencilerden gelenler

Ziyaretçi defteri

Cumartesi, 8. Ekim 2011 - 10:54 Saat
ŞADIBEY


Warning: fread() [function.fread]: Length parameter must be greater than 0. in /var/www/web297/html/sosyal-paylasim-sakine-eruz-esen/web-gunlugu-sakine-eruz-esen/w2dblgcls1afbdc47b54309727257b25f3e7248d4.php on line 644

Çarşamba, 28. Eylül 2011 - 20:26 Saat
Zehirli Tohumlar

Dikkat, bu bir roman başlığı değildir! Her ne kadar her roman içinde yaşayan kahramanlarının öyküsünü gerçek yaşamdan alsa da, yine de kurmacadır; oysa bu anlatacaklarım kurmaca bir öykü değildir, Haziran ve Temmuz aylarında yaşanan ve hâlen toprağın yaşadığı gerçek bir öyküdür.

Her yıl seradan bir kaç kasa cam güzeli alırım. Bu çiçekler verimlidir ve tüm yaz çiçek açtıkları gibi havalar iyi giderse Aralık ayına değin rengarenk çiçekleriyle bahçeyi şenlendirirler. Bu yıl da Mayıs ayının sonuna doğru bir kaç kasa cam güzeli aldım. Bunları bahçenin muhtelif yerlerine öbek öbek diktim, komşularıma da verdim. Ancak Haziran ayının sonuna gelmemize rağmen bu çiçeklerde bir hareket olmadı, önce kedicikler yüzünden sandım çiçeklerin bu cılız halini. Sonra seraya gittim, salt benimkiler öyle olduğunu sandığım için bir kaç kasa daha aldım, bunlar da bir türlü gelişemeyince seraya sordum, "Nesi var bu çiçeklerin?" diye. "Ah abla, hiç sorma, artık getirtmiyoruz, tohumları hastalıklıymış, toprağı da zehirliyorlarmış", diye bir karşılık aldım. Anlamadım, "O ne demek?", diye sordum. Şöyleki, tohumculuk çok masraflıymış, tohumlar İsrail gibi ülkelerde yetiştirilip Türkiye'ye satılıyor ve Yalova'da tohumlardan fide yetiştiriliyormuş. İstanbul'daki bütün seralar da Yalova'dan alıyormuş. "Eee, " dedim, "pekiyi, ne demek hasta tohum, neden satılıyor hasta tohum, neden anlamıyorlar pekiyi." "İşte öyle" dedi seracı, "tek bizde değil satılanlar değil, bütün cam güzelleri bu sene böyle çıktı." "Pekiyi, ne yapayım?" "Başka bir çiçek alın, ama cam güzellerini mümkün olduğu kadar topraklarıyla çıkarın atın."

O tarihte, ne yalan söyleyeyim pek de üzerinde durmadım, bir Türk vatandaşı duyarsızlığıyla, ne yapalım, olur böyle şeyler, Türkiye'de herkesin başına neler, neler geliyor, bu da bir şey mi diye düşündüm, herhalde.

Oysa yaklaşık beş kasa cam güzellerine helaline kazandığım paraları harcamıştım.

Bu arada, park ve bahçelere ve otoban kenarlarına, katır tırnağı ve çayırlar gibi doğal yeşillikler sökülerek dikilen mevsimlik çiçeklere harcanan parayı ve bu gereksiz dikimler sayesinde kimlerin zengin olduğunu ve bu bitkileri sulamak için ne kadar çok su harcandığını da haliyle hiç aklıma getirmeyeyim daha iyi.

Evet, gelelim bizim çiçeklere. Seracının önerisi üzerine, elimden geldiği kadar cam güzellerini topraklarıyla birlikte çıkarıp atmaya çalıştım ve yerlerine begonya diktim. Tabii bu arada - Allah beni affetsin - bu topraklar nereye gitti ve nereleri zehirledi bilmiyorum. Şimdi Eylül ayındayız, topraklarını attığım halde buraya dikilen begonyalar hiç gelişmedi. Bir saksıya ise cam güzellerinin toprağını atmadan iki sardunya dikmiştim, bu çiçekler öldü. Seracı ise bu topraklara bir şey dikilemeyeceğini, toprakları muhakkak imha etmem gerektiğini söyledi geçen hafta.

Artık siz varın hesaplayın, bir ülkeyi ve bir devleti yok etmek için nelerin gerekli olduğunu. Diyeceksiniz ki, neden ilgili resmi mercilere yazmıyorsun. Daha önce pazardan DDT ya da Dioxin kokan salatalık aldığımda, denedim ilgili mercilere ulaşmayı, hiç bir şekilde bir sorumluya ulaşamadım, ne telefonla, ne maille; ve hallerden alış veriş yapan manavlarla sordum bu konuyu, onlar da bu kokan zehirli salatalıklardan şikayetçiydi, ancak nedenini öğrenme girişimlerinden hiç bir sonuç alamayacağımı söylediler.

Devletimizin her ne kadar - "olmazsa savaşırız" gibi dünyanın en düşüncesizce sözlerini sarf etme lüksü ve halkını savaşa özendirme politikası olsa da, halk sağlığını koruyan ve halkın bu konudaki sorularına saydam yanıt veren bir politikası yok ne yazık ki.

Sadece sigara zehirlemiyor, öyle çok başka etken var ki hepimizi zehirleyen ve toprağımızı yok eden.

Cumartesi, 17. Eylül 2011 - 00:22 Saat
CAN YÜCEL

(1926-1999) Atatürk Dönemi Milli Eğitim Bakanı Tercüme Odası kurucusu değerli bilim insanı Hasan Ali Yücel'in oğlu Can Yücel Görelilidir (Giresun). Serbest şiir ve çeviri anlayışıyla yaşadığı döneme damga vuran bir şair ve çevirmendir. Vikipedia'dan dönemin siyasetçilerinin yaklaşımına yönelik bir not: "1943 yılında, yakın dostu ve Ankara Atatürk Lisesi'nden sınıf arkadaşı Gazi Yaşargil ile birlikte yurtdışı eğitim bursu kazandığı halde, babası, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in " Bakan, kendi oğluna torpil yaptı derler" diyerek engellemesi nedeniyle yurtdışına gidemedi." Günümüzün siyasetçilerine duyurulur!

HER ŞEY SENDE GİZLİ

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...


***********************************************

Cuma, 16. Eylül 2011 - 23:12 Saat
YAŞADIKLARIMDAN NELER ÖĞRENDİM

(Özdemir Asaf 1923-1981)
YAŞ 5
Anne ve babamın birbirlerine bağırmalarının beni ne kadar korkuttuğunu öğrendim.
YAŞ 7
Meşrubat içerken gülersem içtiğimin burnumdan geleceğini öğrendim.
YAŞ 12
Bir şeyin değerini anlamanın en iyi yolunun bir sure ondan yoksun
kalmak olduğunu oğrendim.
YAŞ 13
Annemle babamin elele tutuşmalarının ve öpüşmelerinin beni daima mutlu ettiğini öğrendim.
YAŞ 15
Bazan hayvanların kalbimi insanlardan daha fazla ısıttığını
oğrendim.
YAŞ 18
İlk gençlik yıllarımın keder, şaşkınlık, ıstrap ve aşktan ibaret olduğunu öğrendim.
YAŞ 24
Aşkın kalbimi kırabileceğini ama buna değer olduğunu öğrendim.
YAŞ 33
Bir arkadaşı kaybetmenin en kestirme yolunun ona ödünç para vermek olduğunu öğrendim
YAŞ 36
Önemli olanın başkalarının benim için ne düşündükleri değil,
benim kendi hakkımda ne düşündüğüm olduğunu öğrendim.
YAŞ 38
Eşimin beni hala sevdiğini, tabakta iki elma kaldığında küçüğünü
almasından anlayabileceğimi öğrendim.
YAŞ 41
Bir insanın kendine olan güveninin, başarısını büyük oranda
belirlediğini oğrendim.
YAŞ 44
Annemin beni gormekten her seferinde sonsuz mutluluk duyduğunu oğrendim..
YAŞ 46
Yalnızca minik bir kart gondererek bile birinin gönlünü aydınlatabileceğimi öğrendim.
YAŞ 49
Herhangi bir işi yaptığımdan daha iyi yapmaya çalıştığımda, o işin yaratıcılığa dönüştüğünü öğrendim.
YAŞ 50
Sevgi, evde üretilmemişse, baska yerde oğrenmenin çok güç
olabilecegini oğrendim.
YAŞ 53
İnsanlarin bana, izin verdiğim biçimde davrandıklarını oğrendim.
YAŞ 55
Küçük kararları aklımla, büyük kararları ise kalbimle almam gerektiğini öğrendim.
YAŞ 64
Mutluluğun parfum gibi oldugunu, kendime bulaştırmadan
başkalarına veremeyeceğimi oğrendim.
YAŞ 70
Iyi kalpli ve sevecen olmanın, mükemmel olmaktan daha iyi
olduğunu öğrendim.
YAŞ 82
Sancılar içinde kıvransam bile baskalarına başagrisi olmamam gerektiğini oğrendim.
YAŞ 90
Kiminle evleneceğin kararının hayatta verilen en önemli karar
olduğunu öğrendim.
YAŞ 95
Ögrenmem gereken daha pek cok seyler oldugunu ogrendim.

Dun sabaha karşı kendimle konuştum
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum
Yokuşun başında bir düşman vardı
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum

Üye ol